#OsamuDazai, gerçek adıyla Shūji Tsushima, 19 Haziran 1909’da Japonya’nın kuzeyindeki Aomori eyaletine bağlı Kanagi köyünde doğdu. Tsushima ailesinin onuncu çocuğu ve altıncı oğluydu. Babası Gen’emon Tsushima, bölgenin önde gelen toprak sahiplerinden olmasının yanında yerel meclislerde, Temsilciler Meclisinde ve Akranlar Meclisinde görev yapan etkili bir siyasetçiydi. Annesi Tane Hanım ise uzun süre devam eden sağlık sorunları nedeniyle çocuklarının bakımını bütünüyle üstlenemiyordu.
Dazai, çocukluğunun ilk yıllarında sütannesi, teyzesi Kie ve ailenin yanında çalışan Take Chikamura tarafından yetiştirildi. Annesiyle kuramadığını düşündüğü yakınlık ve kendisini büyüten kadınların birbirinden farklı rolleri, ilerleyen yıllarda annelik, terk edilme, korunma ve aileye ait olma konularına yönelmesinde etkili oldu. Çocukluk anıları, yalnızca biyografisinin bir bölümü olarak kalmadı; farklı kişiler ve anlatıcılar aracılığıyla eserlerine yeniden girdi.
Doğduğu geniş aile evi, Tsushima ailesinin zenginliğini ve bölgedeki toplumsal konumunu temsil ediyordu. Japon ve Batı mimarisinin özelliklerini birleştiren bu yapı, daha sonra Shāyōkan adıyla Osamu Dazai Anı Müzesi’ne dönüştürüldü. Dazai’nin eserlerinde görülen ayrıcalıklı aileye mensup olmanın verdiği güvenle bu ayrıcalıktan duyulan suçluluk arasındaki gerilim, çocukluğunu geçirdiği toplumsal çevreden beslendi.
1916’da Kanagi İlkokuluna başladı. Derslerinde başarılıydı ve özellikle kompozisyon alanında dikkat çekiyordu. Var olan hikâyeleri değiştirerek yeniden anlatması, çevresindeki olayları kurmaca ayrıntılarla düzenlemesi ve insan davranışlarını gözlemlemesi, yazarlığının erken belirtileri arasında değerlendirildi.
1923’te Aomori Ortaokuluna girdi. Bu yıllarda Ryūnosuke Akutagawa, Kan Kikuchi, Naoya Shiga ve Masuji Ibuse gibi çağdaş Japon yazarlarını okumaya başladı. Okul dergilerinde metinler yayımladı; arkadaşlarıyla birlikte Seiza, Shinkirō ve Aonbo gibi öğrenci dergilerinin hazırlanmasına katıldı. 1925’te yayımlanan “Son Taikō” adlı tarihsel anlatısı, bilinen ilk kurmaca çalışmalarından biri oldu.
1927’de Hirosaki Yüksekokulunun edebiyat programına başladı. Aynı yıl hayranlık duyduğu Ryūnosuke Akutagawa’nın ölümü onu derinden etkiledi. Derslerine ilgisi azalırken edebiyat, resim, tiyatro ve siyasal düşünce alanlarına daha fazla yöneldi. Defterlerine yüzler, karikatürler ve kendi portrelerini çizmesi, görsel sanatlara duyduğu ilginin göstergesiydi.
Hirosaki yıllarında sol düşünce çevreleriyle ilişki kurdu ve ailesinin mensup olduğu büyük toprak sahipleri sınıfını eleştiren metinler yazdı. Muğen Naraku ve Jinushi Ichi-dai gibi erken çalışmalarında aile serveti, köylüler ile toprak sahipleri arasındaki eşitsizlik ve kendi toplumsal konumundan duyduğu rahatsızlık öne çıktı. Bu dönem, sınıfsal ayrıcalıkla ahlaki sorumluluk arasındaki çatışmanın yazarlığındaki temel kaynaklarından birine dönüşmesini sağladı.
1930’da Tokyo İmparatorluk Üniversitesi Fransız Edebiyatı Bölümüne kaydoldu. Ancak üniversite eğitimine düzenli biçimde devam edemedi ve mezun olmadı. Tokyo’ya gelişinden kısa süre sonra uzun zamandır hayranlık duyduğu yazar Masuji Ibuse’yle tanıştı. Ibuse, Dazai’nin edebî çalışmalarını yönlendiren, yazılarını okuyan ve hayatındaki krizlerde ona destek olan temel isimlerden biri oldu.
Dazai, Tokyo’da yasa dışı kabul edilen sol hareketlere lojistik ve mali destek sağladı. Ailesi, siyasal faaliyetlerinin Tsushima ailesinin konumuna zarar vereceğinden kaygı duyuyordu. Polis baskısı ve ailesinin müdahalesi sonucunda 1932’de bu çevrelerden uzaklaştı. Hareketten ayrılması, eserlerinde tekrar tekrar görülen ihanet, korkaklık, siyasal inanç karşısında yetersizlik ve kişinin kendi ideallerini taşıyamaması konularını güçlendirdi.
1930’da Shimeko Tanabe adlı genç kadınla birlikte yaşamlarına son vermeye yönelik bir girişimde bulundu; Dazai hayatta kalırken Tanabe öldü. Aynı dönemde geyşa olarak çalışan Hatsuyo Oyama ile ilişkisinin aile tarafından kabul edilmemesi üzerine Tsushima ailesinin ana kolundan ayrıldı. Hatsuyo’yla resmî kayda geçirilmeyen bir evlilik hayatı kurdu. Aileden kopuş, suçluluk ve toplumsal dışlanma duygusu, gençlik dönemi eserlerinin önemli arka planlarından biri oldu.
1933’ten itibaren Osamu Dazai adını kullanmaya başladı. Omoide, Ressha, Gyofukuki ve Dōke no Hana gibi eserlerinde çocukluk, aile, ölüm düşüncesi ve yazarın kendi hayatını kurmaca bir anlatıcı aracılığıyla yeniden oluşturması öne çıktı. Dazai, kişisel deneyimlerini doğrudan günlük biçiminde aktarmak yerine anlatıcılar, çerçeve hikâyeler, belgeler ve alaycı müdahalelerle dönüştürdü.
1935’te yayımlanan Gyakkō, ilk Akutagawa Ödülü için aday gösterildi. Ödülün yeni yazarların edebiyat dünyasına tanıtılmasında önemli bir konuma sahip olması, adaylığı Dazai’nin kariyerinde belirleyici bir fırsata dönüştürdü. Ancak ödülü alamaması onda yoğun bir hayal kırıklığı yarattı.
Aynı yıl üniversiteden mezun olma ve düzenli bir işe girme umutlarının zayıflaması üzerine ağır bir kriz yaşadı. Akut apandisit ve peritonit nedeniyle hastaneye kaldırıldı; tedavide kullanılan ağrı kesicilere bağımlılık geliştirdi. Sağlık sorunları, borçlar ve edebiyat dünyasında kalıcı bir yer edinme kaygısı, 1930’ların ortalarındaki yaşamını belirledi.
İlk öykü kitabı Bannen, 1936’da yayımlandı. Adı “Son Yıllar” veya “Geç Dönem” anlamına gelen kitap, henüz yirmili yaşlarındaki bir yazarın eserine ölüm öncesi bir toplam niteliği vermesi bakımından dikkat çekiciydi. Eser, Dazai’nin #otobiyografikkurmacayla masalsı ve deneysel anlatıyı aynı kitapta kullanabildiğini gösterdi.
İlaç bağımlılığının ağırlaşması üzerine 1936’da Musashino Hastanesine yatırıldı. Hastaneye kendi isteği dışında kapatıldığını düşünmesi, insan olarak güvenilirliğini ve toplumsal yeterliliğini kaybettiği duygusunu derinleştirdi. Bu deneyimin izleri Human Lost gibi metinlere ve daha sonra İnsanlığımı Yitirirken’in temel düşünsel alanına taşındı.
1937’de Hatsuyo’yla ilişkisi sona erdi. Hayatındaki yıkıcı dönem, Masuji Ibuse’nin desteğiyle yeni bir düzene geçmesiyle değişmeye başladı. Ibuse, Yamanashi’de öğretmenlik yapan Michiko Ishihara ile tanışmasına aracılık etti. Dazai ile Michiko 1939’da evlendi ve Tokyo yakınlarındaki Mitaka’ya yerleşti.
Evlilik, düzenli çalışma imkânı ve daha sakin aile hayatı, Dazai’nin edebiyatındaki orta dönemi başlattı. Bu yıllarda yalnızca kendi hayatındaki krizleri anlatan metinlerden uzaklaşarak tarihsel kişiler, kadın anlatıcılar, gençler, klasik hikâyeler ve gündelik hayatın farklı karakterleri üzerine eserler verdi.
Fugaku Hyakkei’de Fuji Dağı’nın edebiyatta ve gündelik hayatta aldığı farklı anlamları alaycı fakat duyarlı bir anlatımla ele aldı. Joseito’da genç bir kadının bir gününü #benanlatısı ve iç konuşmalar aracılığıyla anlattı. Kadın anlatıcının düşüncelerini, bedensel deneyimini ve toplumsal beklentiler karşısındaki huzursuzluğunu ayrıntılı biçimde kurdu.
1940’ta yayımlanan Koş Melos!, dostluk, güven, verilen sözü tutma ve insanın başkası uğruna sorumluluk üstlenmesi çevresinde gelişti. Dazai’nin yalnızca karamsarlık ve kendine zarar verme konularıyla sınırlandırılamayacağını gösteren eser, Japonya’da uzun yıllar eğitim programlarında okutulan en tanınmış hikâyelerinden biri oldu.
Kakekomi Uttae’de Yahuda’nın İsa’ya yönelik sevgisini, kıskançlığını ve ihanetini tek kişinin yoğun konuşması üzerinden anlattı. Shin Hamuretto ve Udaijin Sanetomo gibi eserlerde Batı tiyatrosuyla Japon tarihini yeniden yorumladı. Bilinen hikâyeleri yeniden yazarken kahramanları yüceltilmiş figürler olarak değil, korkuları ve çelişkileri bulunan insanlar olarak ele aldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında sağlık durumu nedeniyle askere alınmadı. Savaş yıllarında yayıncılık üzerindeki denetim, kâğıt kıtlığı ve sansür koşulları içinde yazmayı sürdürdü. Hanabi adlı eserinin yayımlanması yetkililer tarafından engellendi. Buna rağmen aile, gençlik, ahlaki seçim ve geleneksel hikâyeler üzerine çalışmalar üretmeye devam etti.
1944’te bir yayınevinin bölgesel kültür dizisi için #Tsugaru bölgesini anlatan bir kitap yazmakla görevlendirildi. Mayıs ve haziran aylarında doğduğu bölgeyi dolaşarak çocukluk çevresindeki insanlarla yeniden görüştü. Bu yolculuk sonucunda yayımlanan Tsugaru, gezi yazısı, hatıra ve roman özelliklerini birleştirdi.
Tsugaru’da yazarın doğduğu büyük evle ilişkisi, bölgenin coğrafyası, halkın gündelik hayatı ve çocukken kendisini yetiştiren Take’yle yeniden karşılaşması anlatılır. Eser, Dazai’nin memleketine duyduğu sevgiyle ailesinin sınıfsal ve duygusal mirasına yönelik öfkesini aynı anlatıda bir araya getirdi.
Savaşın son döneminde ailesiyle önce Yamanashi’ye, ardından Kanagi’deki doğduğu eve sığındı. Japonya’nın yenilgisini burada karşıladı. Hava saldırıları sırasında yazdığı Otogizōshi’de geleneksel Japon masallarını çağdaş ve #karamizah içeren bir bakışla yeniden kurdu.
1946’da ailesiyle Mitaka’ya döndü. Savaş sonrasındaki ekonomik yıkım, değer değişimi, ani demokratikleşme söylemleri ve eski toplumsal sınıfların çözülmesi, son dönem eserlerinin tarihsel zeminini oluşturdu. Dazai, Ango Sakaguchi ve Sakunosuke Oda gibi isimlerle birlikte #Buraiha olarak anılmaya başladı.
Buraiha, ortak bir bildiriye ve belirlenmiş kurallara sahip düzenli bir edebiyat hareketinden çok, #savaşsonrasıJaponya’nın ahlaki ve toplumsal düzeni karşısında uyumsuz, ironik ve muhalif bir tavır taşıyan yazarları tanımlamak için kullanıldı. Dazai’nin eserleri bu çevre içinde değerlendirilse de yazarlığı savaş öncesinden beri devam eden aile, suçluluk, maske ve yabancılaşma sorunlarını korudu.
Viyon no Tsuma’da sorumsuz ve yıkıcı davranışlar gösteren bir yazarın hayatı, onun borçlarının ve ilişkilerinin sonuçlarını üstlenen karısının bakış açısından anlatıldı. Kadın anlatıcı, yaşadığı güçlükler karşısında yalnızca mağdur olarak kalmaz; çalışma, gözlem ve pratik dayanıklılık yoluyla kendi yaşam alanını kurar.
1947’de yayımlanan #BatanGüneş, savaş sonrasında ekonomik ve toplumsal gücünü kaybeden aristokrat bir ailenin hayatına yöneldi. Kazuko, annesi ve savaştan dönen kardeşi Naoji aracılığıyla eski değerlerin çöküşü, yeni bir yaşam kurma isteği, bağımlılık, sınıfsal kimlik ve aile mirası işlendi.
Batan Güneş’in oluşumunda Shizuko Ōta’nın tuttuğu günlüklerden yararlandı. Dazai, gerçek bir kişinin deneyimlerini olduğu gibi aktarmak yerine onları farklı karakterlere ve romanın toplumsal yapısına dağıttı. Kitap, savaş sonrasında eski statüsünü ve hayat düzenini kaybeden kesimlerin edebî simgelerinden biri hâline geldi.
#İnsanlığımıYitirirken’in özgün adı Ningen Shikkaku’dur. Eser 1948’de tefrika edildi ve aynı yıl kitaplaştırıldı. Roman; kısa bir giriş, Ōba Yōzō’ya ait olduğu belirtilen üç defter ve bu defterleri çerçeveleyen bir sonuç bölümünden oluşur. Okur, Yōzō’nun hayatını yalnızca kendi anlatısından değil, onun belgelerini elinde bulunduran dış anlatıcının değerlendirmelerinden de izler.
Yōzō, çocukluğundan itibaren insanların davranışlarını ve gündelik hayatın görünmeyen kurallarını anlayamadığını düşünür. Korkusunu gizlemek için çevresindekileri güldüren bir soytarı kimliği geliştirir. Mizah, onun için insanlarla gerçek bir yakınlık kurmanın değil, onlara fark edilmeden uyum sağlamanın ve kendisini korumanın aracına dönüşür.
Karakterin okul yılları, sanat çevresi, siyasal faaliyetleri, ilişkileri, bağımlılıkları ve hastane deneyimi Dazai’nin hayatıyla belirgin benzerlikler taşır. Bununla birlikte Yōzō, yazarın eksiksiz bir portresi değildir. Dazai, yaşamından aldığı parçaları seçerek, abartarak ve çerçeve anlatının mesafesiyle yeniden yorumlayarak bağımsız bir roman karakteri oluşturdu.
İnsanlığımı Yitirirken’in temel sorunu yalnızca bireysel mutsuzluk değildir. Yōzō’nun “insan” kabul edilmek için gereken davranışları anlayamaması; aile, okul, siyaset, aşk, para, çalışma ve toplumsal saygınlık kurumlarıyla kurduğu ilişkinin bozulmasına yol açar. Roman, #yabancılaşma ile toplumsal kabul arasındaki ilişkiyi inceler.
Dazai’nin anlatımında itirafla kurmaca, acıyla mizah ve samimiyetle gösteri sürekli olarak yan yana bulunur. Anlatıcılar kendileri hakkındaki en ağır yargıları açıklar gibi görünürken okurun duygularını yönlendirmek için bilinçli bir dil de kurarlar. #utançvesuçluluk, yalnızca konu değil, anlatıcının kendisini okura sunma biçimidir.
Dazai’nin eserlerindeki kadın anlatıcılar, çocuklar, başarısız öğrenciler, bağımlılar, yoksullaşmış eski seçkinler ve toplumun dışında kalan kişiler aynı merkezî soruyu farklı biçimlerde taşırlar: İnsan, başkalarıyla birlikte yaşarken kendi benliğini nasıl koruyabilir?
Son döneminde Guddo-bai adlı mizahi bir roman üzerinde çalışıyordu. Eser, ilişkilerini sona erdirmek isteyen bir adamın, farklı kadınlara karşı nişanlısı gibi davranması için güçlü ve alışılmadık bir kadından yardım istemesini konu alıyordu. Dazai’nin ölümünden dolayı tamamlanamayan roman, son çalışmalarında dahi mizah, toplumsal rol ve kadın-erkek ilişkileriyle ilgilenmeyi sürdürdüğünü gösterir.
Dazai, 13 Haziran 1948 gecesi Tomie Yamazaki ile birlikte Tokyo’nun Mitaka bölgesindeki Tama Su Kemeri’nde yaşamına son verdi. İkisinin naaşı 19 Haziran’da bulundu; bu tarih Dazai’nin doğum gününe denk geliyordu. Mezarı Mitaka’daki Zenrinji Tapınağına yapıldı ve 19 Haziran daha sonra Kiraz Anma Günü olarak anılmaya başladı.
Osamu Dazai, yaşadığı dönemde ilk Akutagawa Ödülü’ne aday gösterilmesine rağmen ödülü kazanmadı. Edebî konumu esas olarak kitaplarının okurlar üzerindeki etkisi, savaş sonrası Japon edebiyatındaki yeri ve ölümünden sonra sürekli genişleyen okur kitlesiyle oluştu.
Chikuma Shobō, 1964’te yeni romancıları desteklemek amacıyla Dazai Osamu Ödülü’nü kurdu. Bir dönem kesintiye uğrayan ödül, Dazai’nin ölümünün ellinci yılında Mitaka Belediyesiyle ortaklaşa yeniden başlatıldı. Ödül, çok sayıda yeni yazarın edebiyat dünyasına girişinde rol oynadı.
Dazai’nin Kanagi’deki doğum evi Shāyōkan adıyla müzeye, Mitaka’daki yaşam alanları ise anma ve araştırma çalışmalarının merkezlerine dönüştü. El yazmaları, mektupları, ilk baskıları, resimleri ve kişisel belgeleri Japonya’daki kütüphane ve müzelerde korunmaktadır.
İnsanlığımı Yitirirken, Batan Güneş, Tsugaru, Koş Melos!, Öğrenci Kız, Otogizōshi ve Villon’un Karısı gibi eserleri farklı dillere çevrildi. Özellikle İnsanlığımı Yitirirken, toplumun gündelik kurallarına uyum sağlayamama, kendi duygularını maskelemek zorunda kalma ve başkalarının karşısında gerçek benliğini kaybetme konularıyla yeni okur kuşaklarına ulaşmayı sürdürdü.
Osamu Dazai, kişisel hayatındaki krizleri yalnızca itiraf malzemesine dönüştürmedi; onları anlatıcı güvenilirliği, mizah, çerçeve hikâye, uyarlama, farklı cinsiyetlerden anlatıcılar ve dilsel oyunlar aracılığıyla edebî biçime dönüştürdü. #JaponEdebiyatındaki kalıcı konumu, hayatıyla eserleri arasındaki benzerlik kadar bu deneyimleri çok katmanlı kurmacalara dönüştürme gücünden kaynaklanır.
Osamu Dazai’nin Bibliosfer profili Japon edebiyatı, İnsanlığımı Yitirirken, Batan Güneş, Buraiha, otobiyografik kurmaca, ben-anlatısı, yabancılaşma, utanç ve suçluluk, savaş sonrası Japonya, kara mizah ve Tsugaru eksenlerinde şekillenir.
EDEBİYAT TARİHİNDEKİ KONUMU
Osamu Dazai, modern Japon edebiyatında kişisel deneyimle kurmaca arasındaki sınırları yeniden düzenleyen başlıca yazarlardan biridir.
Eserlerinde çocukluk, aile, siyasal faaliyetler, ilişkiler, bağımlılık ve toplumsal uyumsuzluk gibi kendi hayatıyla bağlantılı olaylardan yararlanmıştır. Ancak bu olayları doğrudan biyografik kayıtlar şeklinde sunmamış; farklı anlatıcılar, çerçeve metinler, günlükler, mektuplar, iç konuşmalar ve edebî uyarlamalar aracılığıyla dönüştürmüştür.
Bu nedenle Dazai’nin eserleri, yalnızca yazarın hayatını öğrenmek için okunabilecek itiraf metinleri değildir. Kişinin kendi hayatını nasıl anlattığı, hangi olayları seçtiği ve kendisini okurun karşısında hangi kimlikle kurduğu üzerine gelişen bilinçli edebî yapılardır.
BURAIHA
Dazai, savaş sonrasında Ango Sakaguchi ve Sakunosuke Oda gibi yazarlarla birlikte Buraiha çevresinde değerlendirilir.
Buraiha, belirli bir estetik programı veya ortak bildirisi bulunan düzenli bir akımdan çok, savaş sonrası toplumun resmî ahlakına, hızla benimsenen yeni değerlere ve kurumsal ikiyüzlülüğe karşı çıkan yazarlar için kullanılan bir adlandırmadır.
Bu yazarların eserlerinde toplumsal saygınlığa uymayan kişiler, bağımlılıklar, yoksulluk, yenilgi, suçluluk ve gündelik hayatın düzensizliği öne çıkar.
Dazai’nin Buraiha içindeki konumu yalnızca özel hayatındaki düzensizliklerden kaynaklanmaz. Eserlerinin toplum tarafından kabul edilen ahlaki kimliklerin arkasındaki korku, çıkar ve gösteriyi görünür kılması belirleyicidir.
Bununla birlikte Dazai’nin temel edebî sorunları savaş sonrasından önce oluşmuştur. Aile, sınıf, maske, suçluluk ve başkalarına uyum sağlayamama konuları ilk eserlerinden itibaren görülür.
OTOBİYOGRAFİK KURMACA
Dazai’nin yazarlığı sıklıkla Japon ben-romanı veya shishōsetsu geleneğiyle ilişkilendirilir.
Bu gelenekte yazarın yaşamı, ilişkileri ve iç çatışmaları kurmacanın temel malzemesini oluşturabilir. Ancak Dazai, kişisel deneyimi olduğu gibi aktarmak yerine onu bilinçli anlatı düzenleri içinde değiştirir.
Birinci kişi anlatıcısı, yazarın sesi gibi görünse de her zaman güvenilir değildir. Kendisini küçük düşürebilir, olayları abartabilir, sorumluluğunu azaltabilir veya okurun şefkatini kazanmaya çalışabilir.
Dazai’nin otobiyografik kurmacası, “Bu olay gerçekten yaşandı mı?” sorusundan çok, “Anlatıcı bu olayı neden böyle anlatıyor?” sorusunu önemli hâle getirir.
ANLATICI VE MASKE
Maske, Dazai’nin eserlerinde hem konu hem de anlatım yöntemidir.
Karakterler toplum içinde kabul görmek, cezadan kaçmak veya kendi korkularını gizlemek için belirli roller üstlenirler. Neşeli arkadaş, başarılı öğrenci, devrimci, sadık eş veya sanatçı kimlikleri, kişinin iç dünyasıyla örtüşmeyebilir.
Anlatıcı da okurun karşısına belirli bir maskeyle çıkar. Kendisini dürüstçe açtığını iddia ederken hangi ayrıntıları sakladığı veya hangi olayları belirli bir etki oluşturmak için seçtiği kesin değildir.
Dazai’nin başarısı, maskeyi yalnızca sahtelik olarak değerlendirmemesidir. İnsanların başkalarıyla yaşayabilmek için bazı toplumsal roller geliştirmesinin kaçınılmazlığını da gösterir.
SOYTARILIK
İnsanlığımı Yitirirken’in merkezindeki Yōzō, insanlardan duyduğu korkuyu gizlemek için komik ve zararsız bir kişi gibi davranır.
Soytarılık, dışarıdan bakıldığında toplumsal başarı sağlar. İnsanlar onun yanında eğlenir ve farklılığını tehdit olarak görmezler.
Bununla birlikte Yōzō’nun mizahı gerçek bir iletişim kurmasını engeller. Çevresindekiler onun gösterdiği kişiliği tanırken korkularını ve düşüncelerini göremezler.
Dazai böylece mizahın iki yönünü birlikte gösterir. Mizah insanı koruyabilir, gerilimi azaltabilir ve başkalarıyla bağ kurmasını sağlayabilir; aynı zamanda kişinin gerçek benliğini sürekli saklamasına yol açabilir.
KARA MİZAH
Dazai’nin eserleri yoğun acı, kayıp ve ölüm temalarına rağmen bütünüyle ağır ve tek tonlu değildir.
Anlatıcılar kendi başarısızlıklarını abartılı bir ciddiyetle anlatırken metin beklenmedik bir gündelik ayrıntıyla yön değiştirebilir. Yüce görünen idealler, para, yemek, beden veya kıskançlık gibi somut gerçeklerle karşılaştırılır.
Kara mizah, acının inkâr edilmesi anlamına gelmez. Karakterin kendi felaketini bile dışarıdan gözlemleyebilmesini ve toplumun ciddi kabul ettiği değerlerdeki çelişkileri fark etmesini sağlar.
Dazai, kendisini ve anlatıcılarını mizahın dışında tutmaz. Yazar, kendi edebî kimliğini ve acı çeken sanatçı görüntüsünü de zaman zaman alaya alır.
UTANÇ
Utanç, Dazai’nin edebiyatındaki en temel duygulardan biridir.
Karakterler yalnızca yaptıkları belirli bir davranıştan dolayı utanmazlar. Varlıklarının, ailelerinin, bedenlerinin veya insanlarla ilişki kurma biçimlerinin başlı başına uygunsuz olduğunu düşünebilirler.
Bu duygu, insanı hatasını düzeltmeye yönelten sınırlı bir ahlaki tepkiden daha kapsamlıdır. Kişi, yaptığı şeyle kendisi arasında ayrım kuramaz ve bütün benliğini başarısız olarak değerlendirebilir.
İnsanlığımı Yitirirken’de Yōzō’nun yaşadığı temel sorunlardan biri budur. Toplumun kurallarına uymakta güçlük çekmesini belirli bir beceri eksikliği olarak değil, insan olma yeterliliğini kaybettiğinin kanıtı olarak yorumlar.
SUÇLULUK
Dazai’nin suçluluk anlayışı kişisel eylemlerle sınıfsal ve tarihsel koşulları bir araya getirir.
Varlıklı toprak sahibi ailesinde doğması, yoksulluk ve eşitsizlik karşısında kendisini ayrıcalıklı bir konumda görmesine yol açmıştır. Sol siyasal hareketlerle ilişkisi, bu ayrıcalığın sorumluluğunu üstlenme arayışlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Hareketten ayrılması ise yalnızca siyasal bir karar değil, inandığını düşündüğü insanlara ve kendi ideallerine ihanet ettiği duygusunu doğurmuştur.
İlişkiler, aile bağları ve hayatta kalmasıyla sonuçlanan ortak ölüm girişimi gibi deneyimler, kişisel suçluluk temasını güçlendirmiştir.
Dazai bu duyguları ahlaki bir hüküm vermek için değil, insanın kendisini cezalandırma ve başkalarının sevgisini reddetme biçimlerini anlamak için kullanır.
YABANCILAŞMA
Dazai’nin karakterleri çoğunlukla toplumun günlük davranışlarını dışarıdan izliyormuş gibi hissederler.
İnsanların neden çalıştığını, aile kurduğunu, para biriktirdiğini, siyasal görüşlere bağlandığını veya belirli törenlere katıldığını gözlemleyebilirler; ancak bu davranışların doğal ve kendiliğinden anlamını kavramakta zorlanırlar.
Yabancılaşma yalnızca toplumdan fiziksel olarak uzaklaşmak değildir. Kalabalık içinde bulunurken başkalarının paylaştığı anlam dünyasına katılamama durumudur.
Yōzō’nun en belirgin korkusu, bu uyumsuzluğun başkaları tarafından fark edilmesidir. Bu nedenle uyum sağlamak için rol yapar ve rol yaptıkça kendi benliğinden daha fazla uzaklaşır.
AİLE
Aile, Dazai’nin eserlerinde korunma, ayrıcalık, baskı ve suçluluğun aynı anda bulunduğu bir kurumdur.
Tsushima ailesinin ekonomik ve siyasal gücü, Dazai’ye eğitim ve edebiyatla ilgilenme imkânı sağladı. Aynı güç, ondan ailenin saygınlığına uygun davranmasını ve belirlenmiş toplumsal rolleri sürdürmesini bekliyordu.
Aileden ayrılması ekonomik ve duygusal güvenliğini zayıflattı; ancak bağımsız bir yazar kimliği geliştirmesinin de önünü açtı.
Dazai’nin karakterleri ailelerini bütünüyle reddetmekle onlara geri dönme isteği arasında kalırlar. Bu gerilim özellikle Tsugaru, Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken’de belirgindir.
SINIF VE AYRICALIK
Dazai, büyük toprak sahibi bir aileden gelmesine rağmen eserlerinde yoksullaşan, statüsünü kaybeden veya toplumsal düzenin dışına çıkan karakterlere yönelmiştir.
Kendi sınıfsal konumunu yalnızca avantaj olarak görmemiş; başkalarının emeği üzerine kurulmuş bir hayatın taşıdığı ahlaki sorumluluğu sorgulamıştır.
Batan Güneş’te eski aristokrat sınıfın çöküşü yalnızca ekonomik kayıp değildir. Karakterler, kendilerini tanımlayan davranışların, dilin ve aile tarihinin yeni toplumda geçerliliğini yitirmesiyle karşılaşırlar.
Dazai’nin sınıf anlatısı, eski seçkinleri yalnızca cezalandırılmayı hak eden insanlar şeklinde göstermez. Onların yeni koşullara uyum sağlama güçlüklerini, bağımlılıklarını ve kendilerini yeniden kurma çabalarını da anlatır.
SOL SİYASAL HAREKETLER
Dazai’nin gençlik dönemindeki sol siyasal faaliyetleri, eserlerindeki fikir ve eylem arasındaki gerilimin önemli kaynaklarından biridir.
Bir düşünceyi benimsemekle o düşüncenin gerektirdiği risk ve sorumluluğu taşıyabilmek aynı şey değildir.
Karakterler yüksek ideallere inanabilir, ancak korku, aile baskısı veya kişisel çıkar nedeniyle bu ideallere uygun davranamayabilirler.
Dazai, siyasal başarısızlığı yalnızca korkaklık olarak ele almaz. İnsanların belirli ideolojileri aidiyet, suçluluk veya kendilerini değerli hissetme ihtiyacıyla benimseyebileceklerini de gösterir.
KADIN ANLATICILAR
Dazai’nin yazarlığının önemli yönlerinden biri, farklı yaşlardan kadın anlatıcıların seslerini kullanmasıdır.
Öğrenci Kız’da genç bir kadının bir gün içindeki düşünceleri, bedensel değişimleri ve aile ilişkileri ele alınır. Villon’un Karısı’nda bir kadın, sorumsuz eşinin oluşturduğu sorunlarla başa çıkarken kendi yaşama gücünü keşfeder.
Batan Güneş’in temel anlatıcısı Kazuko, ailesinin çöküşünü yalnızca gözlemlemez; eski ahlaki kurallara karşı yeni bir hayat kurmaya çalışır.
Kadın anlatıcılar Dazai’nin kişisel duygularını taşıyan basit maskeler değildir. Toplumsal beklentilerin erkeklerle kadınları farklı biçimlerde sınırladığını görünür kılarlar.
ÖĞRENCİ KIZ
Öğrenci Kız, belirgin bir büyük olaydan çok genç anlatıcının günlük düşünce akışına dayanır.
Sabah uyanmasından günün sonuna kadar ailesi, bedeni, dış görünüşü, okul hayatı ve geleceği hakkındaki düşünceleri birbirini izler.
Anlatıcının duyguları hızla değişir. Kendisine güven duyarken kısa süre sonra utanç veya yalnızlık hissedebilir.
Bu değişkenlik, karakterin tutarsızlığından çok gençlik döneminde benliğin henüz tamamlanmamış ve sürekli yeniden kurulan yapısını gösterir.
ORTA DÖNEM
Dazai’nin 1939-1945 arasındaki üretimi, yaşamöyküsündeki krizlere odaklanan ilk dönemle savaş sonrası karanlık eserler arasında özel bir yere sahiptir.
Evlilik, aile düzeni ve daha istikrarlı çalışma koşulları, farklı konu ve anlatım biçimlerini denemesine imkân sağlamıştır.
Fuji Dağı’nın Yüz Görünümü, Öğrenci Kız, Koş Melos!, Yeni Hamlet, Sağ Bakan Sanetomo ve Tsugaru gibi eserler bu dönemin çeşitliliğini gösterir.
Bu yapıtlar Dazai’nin yalnızca kendisini anlatan bir yazar olmadığını; tarihsel, masalsı ve dramatik malzemeyi özgün biçimde dönüştürebildiğini ortaya koyar.
KOŞ MELOS!
Koş Melos!, güven duygusuyla verilen sözün insan davranışındaki yerini ele alır.
Melos’un geri döneceğine güvenen arkadaşı, onun sorumluluk üstlenmesini mümkün kılar. Güven, kişinin zaten sahip olduğu bir erdemi ortaya çıkarmakla kalmaz; güvenilen kişiyi o güvene uygun davranmaya çağırır.
Hikâye Dazai’nin eserlerindeki ihanet temasının karşısına sadakat ihtimalini yerleştirir.
İnsanların birbirlerine zarar verebildiğini kabul ederken güven ve dostluğun insan davranışını değiştirebileceğini de gösterir.
UYARLAMA VE YENİDEN YAZMA
Dazai, Batı edebiyatından, Japon tarihinden, dinî anlatılardan ve halk masallarından aldığı hikâyeleri yeniden yazmıştır.
Yeni Hamlet’te Shakespeare’in karakterlerini modern psikolojik ve toplumsal kaygılarla ele alır. Kakekomi Uttae’de Yahuda’nın ihanetini sevgi ve kıskançlık içeren tek kişilik bir konuşmaya dönüştürür.
Otogizōshi’de Japon masallarının kahramanlarını gündelik sorunları bulunan kişiler olarak yeniden kurar.
Yeniden yazma, eski eseri basitleştirerek tekrarlamak değildir. Bilinen olayların arkasında kalmış psikolojik ve toplumsal ihtimalleri görünür hâle getirir.
TSUGARU
Tsugaru, Dazai’nin memleketiyle hesaplaşmasını gezi ve hatıra anlatısı içinde kurar.
Yazar, bölgenin coğrafyasını, kasabalarını ve insanlarını mizahi gözlemlerle anlatırken kendi çocukluk geçmişine de yaklaşır.
Doğduğu aile evi onun için hem kültürel kök hem de sınıfsal baskının simgesidir. Bu nedenle memlekete dönüş, koşulsuz bir nostalji oluşturmaz.
Take’yle karşılaşması, aile bağının yalnızca kan bağıyla açıklanamayacağını gösterir. Çocukken ilgi ve bakım gördüğü kişiyle yeniden buluşması, memleket kavramını büyük evden bölgedeki insanlara doğru genişletir.
SAVAŞ VE SANSÜR
Dazai, savaş yıllarında Japonya’daki yoğun sansür ve yayın kısıtlamaları içinde yazmayı sürdürmüştür.
Eserlerini doğrudan askerî propaganda metinlerine dönüştürmemiş; gündelik hayat, aile, gençlik ve klasik hikâyeler aracılığıyla bireyin ahlaki konumunu araştırmıştır.
Otogizōshi’nin masalsı yapısı, ağır savaş koşullarında gerçeklikten kaçış anlamına gelmez. Geleneksel kahramanlık ve erdem anlatılarını mizah yoluyla yeniden değerlendirme imkânı sağlar.
Hanabi’nin yayımlanmasının engellenmesi, savaş döneminde yazarların yalnızca konu değil, insan ve toplum tasvirleri bakımından da denetlendiğini gösterir.
SAVAŞ SONRASI JAPONYA
Japonya’nın yenilgisi, Dazai’nin son dönemindeki karakterler için ortak değerlerin ve toplumsal hiyerarşilerin çözülmesi anlamına gelir.
Savaş öncesinde saygın kabul edilen sınıflar, kurumlar ve davranışlar kısa sürede geçerliliklerini kaybeder. Yeni demokrasi ve özgürlük söylemleri ise bütün insanlar için hemen anlamlı bir hayat oluşturmaz.
Dazai, bu dönemi yalnızca ulusal bir yeniden yapılanma süreci şeklinde anlatmaz. İnsanların evlerinde, ilişkilerinde, çalışma düzenlerinde ve kendilerine yönelik düşüncelerinde oluşan değişimlere yönelir.
Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken, siyasal yenilginin bireyin kimlik ve değer duygusunda meydana getirdiği kırılmaları farklı toplumsal çevreler üzerinden gösterir.
BATAN GÜNEŞ
Batan Güneş, aristokrat bir ailenin savaş sonrasındaki dağılmasını Kazuko’nun anlatısı üzerinden işler.
Kazuko eski sınıfının davranışlarını ve estetik dünyasını taşırken yeni bir hayat kurma isteği duyar. Annesi geçmişin zarafetini, kardeşi Naoji ise savaşın ve sınıfsal suçluluğun yıkıcı etkilerini temsil eder.
Roman, aristokrat sınıfın çöküşünü tarihsel bir zorunluluk olarak gösterirken bu sınıfa ait bireylerin acılarını küçümsemez.
Kazuko’nun geleneksel aile ve kadınlık kurallarına karşı çıkışı, yıkıntı içinden yeni bir hayat oluşturma girişimidir.
NAOJİ
Naoji, savaş deneyimi, sınıfsal suçluluk ve yeni toplumda kendisine yer bulamama sorunlarını taşır.
Aristokrat ailesinden duyduğu utanç, başka sınıflara ait insanların yaşamına gerçekten katılmasını sağlamaz. Kendi kökenini gizlemeye veya reddetmeye çalıştıkça kimlik çatışması derinleşir.
Bağımlılık ve kendine zarar veren davranışlar, yalnızca kişisel irade eksikliği şeklinde sunulmaz. Savaşın, sınıf çöküşünün ve toplumsal aidiyetsizliğin sonuçlarıyla birlikte ele alınır.
Naoji, eski düzeni savunamayan fakat yeni düzene de katılamayan savaş sonrası bireyin örneklerinden biridir.
İNSANLIĞIMI YİTİRİRKEN
İnsanlığımı Yitirirken, Dazai’nin otobiyografik anlatı, maske, utanç ve yabancılaşma konularını en yoğun biçimde bir araya getirdiği eseridir.
Romanın çerçeve yapısı, Yōzō’nun kendi hayatı hakkındaki yargılarının kesin gerçekler olarak kabul edilmesini engeller.
Üç defterde Yōzō kendisini giderek başarısızlığa sürüklenen biri olarak anlatır. Son bölümde başka bir kişinin onun hakkında söyledikleri, Yōzō’nun kendisine yönelik ağır hükümleriyle dışarıdan görülen kişiliği arasındaki farkı ortaya çıkarır.
Bu yapı, insanın kendi hayatının bütünüyle güvenilir yorumcusu olup olamayacağı sorusunu doğurur.
ROMANIN BAŞLIĞI
Ningen Shikkaku ifadesi, yalnızca insanlığın duygusal olarak kaybedilmesini değil, insan olma yeterliliğinin veya toplumsal geçerliliğin ortadan kalktığına ilişkin ağır bir hükmü çağrıştırır.
Yōzō bu hükmü dışarıdaki resmî bir makamdan almamıştır. Yaşadığı deneyimleri değerlendirerek kendisine verir.
Başlık, kişinin toplum tarafından dışlanmasıyla kendisini insan topluluğunun dışına yerleştirmesi arasındaki ilişkiyi gösterir.
Roman, Yōzō’nun gerçekten insan olma niteliğini kaybettiğini doğrulamaz. Tam tersine onun kendisi hakkında verdiği hükmün ne ölçüde utanç, korku ve toplumsal beklentiler tarafından oluşturulduğunu düşündürür.
ÇERÇEVE ANLATI
Romanın giriş ve sonuç bölümleri, defterleri yazan Yōzō ile onları okuyan dış dünya arasında mesafe oluşturur.
Girişte görülen fotoğraflar, Yōzō’nun farklı yaşlardaki yüzlerini gösterirken insan görünüşünün iç dünyayı ne ölçüde temsil edebileceğini sorgulatır.
Defterlerde okur, yalnızca Yōzō’nun kendi sesini duyar. Sonuç bölümünde ise onu tanıyan başka bir kişinin değerlendirmesi ortaya çıkar.
Yōzō’nun kendisini tamamen başarısız ve değersiz görmesiyle dışarıdan iyi, hassas veya sevimli bulunabilmesi arasındaki fark, benliğin tek bir bakışla açıklanamayacağını gösterir.
YŌZŌ
Yōzō, insanların doğal olarak anladığını düşündüğü günlük davranışları çözemeyen bir karakterdir.
Açlık, çalışma, aile, arkadaşlık ve toplumsal saygınlık gibi konuların başkaları için taşıdığı anlamı gözlemlemeye çalışır.
Kendisini bu düzenin dışında hissettiği için insanları tehlikeli ve anlaşılmaz bulur. Onların öfkesini veya eleştirisini yalnızca belirli bir davranışa yönelik tepki değil, gizlenen bir şiddetin ortaya çıkması şeklinde görür.
Yōzō’nun temel arzusu başkalarına hâkim olmak değil, fark edilmeden onların arasında bulunabilmektir. Soytarılık bu arzunun aracıdır.
SANAT VE KARİKATÜR
Yōzō’nun resim ve karikatürle ilgilenmesi, görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi romanın görsel düzeyine taşır.
Karikatür, insan yüzlerini abartarak onların gizlenen özelliklerini görünür kılabilir. Aynı zamanda sanatçının kendi acısını komik bir görüntüye dönüştürmesine imkân verir.
Yōzō’nun sanat yeteneği ona kalıcı bir kimlik ve geçim düzeni sağlamaz; ancak insanların yüzlerini ve kendi maskesini incelemesine yardım eder.
Dazai’nin öğrencilik yıllarından itibaren çizim ve kendi portreleriyle ilgilenmesi, romanın fotoğraf ve yüz imgeleriyle kişisel bir bağlantı kurar.
BAĞIMLILIK VE DIŞLANMA
İnsanlığımı Yitirirken’de bağımlılık, karakterin toplumsal ilişkilerindeki kırılmalarla birlikte ele alınır.
Madde kullanımı yalnızca haz arayışı değildir. Korku, utanç ve insanlarla kurulamayan ilişkinin geçici olarak bastırılmasına hizmet eder.
Bağımlılık ilerledikçe Yōzō’nun ekonomik ve toplumsal güvencesi azalır; başkalarının kararlarına daha fazla bağımlı hâle gelir.
Hastaneye kapatılması, kendisi hakkındaki “insan olmaya uygun değil” düşüncesini güçlendirir. Roman bu deneyimi belirli bir tıbbi tanıya indirgemeden, kişinin iradesi ve insanlık değeri üzerindeki etkisi açısından ele alır.
İTİRAF VE GÖSTERİ
Dazai’nin anlatıcıları okura en gizli ve utanç verici düşüncelerini açıklıyor gibi görünürler.
Ancak itiraf da bir anlatım biçimidir. Anlatıcı neyi açıklayacağına, hangi sırayla anlatacağına ve kendisini hangi kelimelerle tanımlayacağına karar verir.
Kişinin kendisini acımasızca suçlaması her zaman tam tarafsızlık anlamına gelmez. Okurun anlayışını veya bağışlamasını kazanmanın bir yolu da olabilir.
Dazai, itirafın samimiyetini bütünüyle reddetmez; samimiyetin bile dil, seçme ve gösterme süreçlerinden geçtiğini ortaya koyar.
DİL VE ÜSLUP
Dazai’nin dili konuşmaya yakın, ritmik ve doğrudan görünebilir. Bu sadeliğin arkasında anlatıcı sesi üzerinde güçlü bir denetim bulunur.
Cümleler içten bir konuşma izlenimi verirken tekrarlar, ani yön değişiklikleri ve alaycı ifadelerle düzenlenir.
Yüksek edebî göndermeler gündelik eşyalar, para sorunları, beden ve yemek ayrıntılarıyla yan yana gelebilir.
Okur anlatıcının iç dünyasına yaklaştığını hisseder; ancak mizah ve çerçeve yapısı metne eleştirel bir mesafe kazandırır.
AKUTAGAWA ÖDÜLÜ ADAYLIĞI
Gyakkō’nun 1935’te ilk Akutagawa Ödülü’ne aday gösterilmesi, Dazai’nin edebiyat çevrelerinde görünürlük kazanmasını sağladı.
Ödülü alamaması, yalnızca kişisel bir başarısızlık değildi. Yazarın maddi sorunları ve edebiyat hayatında kalıcı bir yer edinme arzusu nedeniyle büyük bir dönüm noktası olarak yaşandı.
Dazai’nin seçici kurul üyelerine verdiği sert cevaplar, edebî kurumlarla yazarın kırılgan benliği arasındaki çatışmayı ortaya koydu.
Adaylık, ödül kazanılmamış olsa da ilk kitabı Bannen’in yayımlanmasına giden süreçte eserlerinin tartışılmasını sağladı.
DAZAİ OSAMU ÖDÜLÜ
Dazai’nin adını taşıyan roman ödülü, ölümünden sonra oluşan kurumsal mirasının temel unsurlarından biridir.
Chikuma Shobō tarafından 1964’te kurulan ödül, yayımlanmamış romanlarla yeni yazarların edebiyat dünyasına katılmasını amaçlar.
1978’de kesintiye uğrayan ödül, Dazai’nin ölümünün ellinci yılı nedeniyle 1998’de Mitaka Belediyesiyle ortaklaşa yeniden başlatıldı.
Ödülün Yoshimura Akira, Miyamoto Teru, Kikuko Tsumura ve Natsuko Imamura gibi yazarların tanınmasına katkı sağlaması, Dazai adının yalnızca anma amacıyla değil, yeni edebî üretimi destekleyen bir kurum olarak yaşatıldığını gösterir.
GÖRSEL SANATLARLA İLİŞKİSİ
Dazai öğrencilik yıllarından itibaren karikatürler, kapak tasarımları ve kendi portrelerini üretti.
Yüz ve portre, bir insanın iç dünyasının dış görünüşte ne ölçüde okunabileceği sorusunu taşır.
İnsanlığımı Yitirirken’in fotoğraflarla açılması, Yōzō’nun farklı yaşlardaki görünüşleriyle anlatacağı hayat arasındaki mesafeyi oluşturur.
Dazai’nin kendi yüzünü tekrar tekrar çizmesi, benliğini yalnızca sözlerle değil, görsel biçimlerle de araştırdığını gösterir.
EDEBÎ ETKİSİ
Dazai’nin eserleri ölümünden sonra Japonya’da sürekli yeni baskılarla yayımlandı ve farklı dillere çevrildi.
İnsanlığımı Yitirirken’in genç okurlar arasında kalıcı karşılık bulması, yalnızlık temasının ötesinde sosyal rol, başarısızlık korkusu ve gerçek benliği gizleme konularıyla ilişkilidir.
Yazarın kısa, konuşmaya yakın ve yoğun anlatımı farklı kültürlere aktarılabilen güçlü bir duygusal doğrudanlık oluşturur.
Romanları, tiyatroya, sinemaya, mangaya ve çağdaş görsel anlatılara uyarlanarak edebiyat dışındaki kültürel alanlarda da yaşamayı sürdürmüştür.
BİBLİOSFER SINIFLANDIRMASI
Osamu Dazai için temel sınıflandırma alanları Japon edebiyatı, İnsanlığımı Yitirirken, Batan Güneş, Buraiha, otobiyografik kurmaca, ben-anlatısı, yabancılaşma, utanç ve suçluluk, savaş sonrası Japonya, kara mizah ve Tsugaru’dur.
Dazai’nin külliyatını birleştiren temel özellik, insanın başkalarının arasında yaşayabilmek için oluşturduğu kimlikle kendi iç dünyası arasındaki mesafeyi araştırmasıdır.
Tsugaru’da aile ve memleketi, Öğrenci Kız’da genç kadın benliğini, Koş Melos!’ta güveni, Batan Güneş’te sınıfsal çöküşü ve İnsanlığımı Yitirirken’de toplumsal yeterlilik ile kişisel değersizlik duygusunu ele almıştır.
İnsanlığımı Yitirirken, Dazai’nin yaşamından birçok iz taşımakla birlikte hayatının basit bir özeti değildir. Çerçeve anlatısı, güvenilmez ben-anlatıcısı, fotoğraf motifi, kara mizahı ve dışarıdan gelen son değerlendirmesiyle kişinin kendisi hakkında verdiği hükmün kesinliğini sorgulayan kapsamlı bir romandır.
Osamu Dazai, kişisel acıyı yalnızca sergilemek yerine anlatım biçiminin parçasına dönüştürmüş; itirafın bile maske, kurgu ve okurla kurulan ilişki içinde şekillendiğini göstererek modern Japon edebiyatının en etkili anlatıcı dünyalarından birini oluşturmuştur.