Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
29 Gösterim

İnsan yeni bir dünyaya gittiğinde gerçekten yeni bir başlangıç yapabilir mi?
Yoksa nereye giderse gitsin geçmişini de yanında mı götürür?

Dünya’dan Mars’a ilk roketler gönderilir.
İnsanların gözünde Mars henüz bilinmeyen bir gezegendir.
Fakat boş değildir.
Orada şehirler vardır.
Evler vardır.
Kendilerine ait bir kültürü, geçmişi ve hayatı olan Marslılar vardır.
Ve gökyüzünde beliren Dünya roketleri onlar için de bilinmeyen bir geleceğin habercisidir. Bradbury’nin Mars’ı bilimsel gerçekçiliğe dayalı bir gezegenden çok, eski şehirleri ve gizemli yerlileriyle insanlığın kendisine bakabileceği şiirsel bir karşı dünya olarak kurulmuştur.

İlk karşılaşmalar başladığında iki dünyanın birbirini anlaması kolay olmaz.
İnsanlar Mars’a keşfetmek için gelir.
Ardından yerleşmek için.
Sonra daha fazlası gelir.
Roketler çoğalır.
Kasabalar kurulur.

Dünya’dan getirilen evler, dükkânlar ve alışkanlıklarla Mars yavaş yavaş insanların bildiği yerlere benzemeye başlar.
Ama insan yalnızca mimarisini taşımaz.
Önyargılarını da getirir.
Korkularını.
Açgözlülüğünü.
Yalnızlığını.
Geçmişini yok etme isteğini ve dünyayı kendisine benzetme alışkanlığını…

Böylece Mars’ın eski ve sessiz uygarlığıyla Dünya’dan gelen yeni hayat arasında giderek büyüyen bir karşılaşma başlar.

Bradbury bir öyküde ilk astronotların şaşkınlığını anlatırken başka birinde terk edilmiş bir Mars şehrinde dolaşır.

Bir yerde insanın hiç tanımadığı bir dünyayı kendi geçmişine benzetme arzusuna bakar.

Başka bir yerde kitapların, sanatın ve düşüncenin yasaklandığı Dünya’dan Mars’a kaçan bir insan çıkar karşımıza.

Bazen hüzün vardır.
Bazen korku.
Bazen de son derece karanlık bir mizah.

Fakat bütün öykülerin altında aynı soru dolaşır:
İnsan gerçekten değişebilir mi?
Dünya’da savaşlar sürmektedir.

İnsanlık kendi gezegenini yok edebilecek kadar güçlü hâle gelmiştir. Mars ise başlangıçta uzak bir kaçış ihtimali gibi görünür.

Yeni topraklar.
Yeni şehirler.
Yeni hayatlar…

Ama Bradbury’nin dünyasında yeni bir gezegene ulaşmak, yeni bir insanlık yaratmaya yetmez. Dünya sonunda nükleer savaşın yıkımına sürüklenirken Mars’a yerleşen insanların da hangi geçmişi koruyacaklarına ve hangi hataları tekrar edeceklerine karar vermeleri gerekir.

Mars Yıllıkları, bu yüzden yalnızca Mars’ın keşfi hakkında bir bilimkurgu kitabı değildir.
Sömürgecilik üzerine bir anlatıdır.
Irkçılık ve önyargı üzerine…
Savaş ve yıkım üzerine…
Yalnızlık, hafıza ve insanın başka dünyaları kendisine benzetme arzusu üzerine…

Bradbury uzaya bakarken aslında Dünya’yı anlatır.
Marslılarla karşılaşırken insanı sorgular.

Ve geleceği yazarken kendi çağının korkularını, umutlarını ve çelişkilerini başka bir gezegenin kızıl topraklarına taşır. Kitabın yapısı da birbirinden bağımsız doğmuş birçok öykünün kronolojik bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getirilmesine dayanır.

Mars Yıllıkları, roketlerden ve gezegenlerden çok insan doğasıyla ilgilenen; şiirsel, melankolik ve zaman zaman ürpertici bir bilimkurgu klasiği.

İnsan Mars’a ulaşabilir.
Başka bir göğün altında evler kurabilir.
Yeni şehirler yaratabilir.
Ama asıl soru hiçbir zaman Mars’a gidip gidemeyeceğimiz değildir.

Asıl soru şudur:
Dünya’dan ayrıldığımızda, içimizdeki Dünya’yı da geride bırakabilecek miyiz?