Yalnızlığın tek bir tarifi var mıdır?
Bir insan kalabalığın içinde de yalnız olabilir mi?
Geçmişte kalan bir ses, bir yüz, bir aşk ya da bir dostluk yıllar sonra hâlâ insanın yanında yaşamaya devam eder mi?
Egemen Berköz, Yalnızlık Tanımları’nda yalnızlığı açıklamaya çalışmıyor.
Onun farklı hâllerine bakıyor.
Bazen bir anının içinde…
Bazen bir günün sonunda…
Bazen sevilen bir insanın yokluğunda…
Bazen de insanın kendi sessizliğiyle baş başa kaldığı o küçük anlarda.
Bu şiirlerde zaman yalnızca geçip giden bir şey değildir.
Geride iz bırakır.
İnsan yaşlandıkça bazı şeyleri unuttuğunu sanır; ama bir sözcük, bir görüntü, eski bir yüz ya da beklenmedik bir ayrıntı geçmişi yeniden bugünün içine çağırabilir.
Berköz’ün şiirinde hatırlamak, geçmişe duyulan basit bir özlem değildir.
Bir direnme biçimidir.
Unutulmaya karşı insanın kendi hafızasını koruma çabasıdır.
Ama hafıza yalnızca güzel şeyleri saklamaz.
Kaybedilenleri de taşır.
Eksilen dostlukları…
Bitmiş aşkları…
Geçmişte kalan günleri…
Ve zamanın geri getiremeyeceği insanları.
Bu nedenle Yalnızlık Tanımları’ndaki hüzün yüksek sesli değildir.
Daha çok insanın içinde uzun süre kalan, zaman zaman kendisini belli eden bir duygudur.
Şiirler gündelik hayatın küçük ayrıntılarından hareket ederken, okuru büyük açıklamalarla karşılamaz. Berköz’ün daha önceki şiiri için de kullanılan duru, inceliklere yönelen ve hüzünle kırgınlığı taşıyan söyleyiş burada yaşamın ilerleyen yıllarının deneyimiyle yeniden belirir.
Yalnızlık Tanımları, yalnız olmaktan çok, insanın yanında artık bulunmayanlarla yaşamaya devam etmesinin şiirleri.
Zaman geçer.
İnsanlar gider.
Mekânlar değişir.
Bazı yüzler unutulur.
Ama bazen küçücük bir anı bütün geçmişi yeniden ayağa kaldırır.
Ve insan fark eder:
Yalnızlık belki de kimsenin olmadığı bir yerde bulunmak değildir.
Bir zamanlar orada olanların yokluğunu hâlâ hissedebilmektir.