Oliver Wolf Sacks, 9 Temmuz 1933’te Londra’da Yahudi bir hekim ailesinde doğdu. Babası Samuel Sacks pratisyen hekim, annesi Muriel Elsie Landau ise cerrahtı. Dört erkek kardeşten en küçüğü olan Sacks, çocukluk yıllarından itibaren tıp, doğa bilimleri ve özellikle kimyayla yakın ilişki içinde büyüdü.
İkinci Dünya Savaşı başladığında Londra’nın bombalanmasından korunması amacıyla ağabeyi Michael ile birlikte yatılı bir okula gönderildi. Burada geçirdiği yaklaşık dört yılı daha sonra yaşamının en ağır çocukluk deneyimlerinden biri olarak anlattı. Savaş yılları, aileden ayrılık ve ağabeyinin psikiyatrik sorunları genç Sacks’ın insan zihnine yönelik ilgisini derinleştirdi.
Çocukluğunda özellikle kimyaya tutkuyla bağlandı. Periyodik tabloyu yalnızca bilimsel bir sınıflandırma sistemi değil, doğadaki düzenin ve maddenin çeşitliliğinin bir ifadesi olarak görüyordu. Bu yılları daha sonra Uncle Tungsten: Memories of a Chemical Boyhood adlı anı kitabında anlattı.
On dört yaşlarına geldiğinde ilgisi kimyadan biyoloji ve tıbba yöneldi. Ailesindeki çok sayıdaki hekim ve bilim insanının etkisiyle doktor olmaya karar verdi.
Oxford Üniversitesine bağlı Queen’s College’da fizyoloji ve biyoloji eğitimi gördü. Ardından tıp öğrenimini tamamladı ve Middlesex Hospital’da klinik eğitim aldı. 1958’de tıp derecesini elde etti.
İngiltere’deki ilk hastane çalışmalarından sonra 1960’ların başında Kuzey Amerika’ya gitti. Kanada üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’ne geçti ve San Francisco’daki Mount Zion Hospital’da, ardından University of California, Los Angeles’ta nöroloji ve nöropatoloji alanlarında eğitim gördü.
California yılları yalnızca tıp kariyeri açısından değil kişisel yaşamı bakımından da sıra dışıydı. Motosiklet kullandı, uzun mesafeler yüzdü, halter ve vücut geliştirmeyle ilgilendi. Aynı dönemde yoğun amfetamin kullanımı nedeniyle bağımlılıkla mücadele etti.
Sacks eşcinseldi. Gençliğinde ailesinin ve dönemin toplumsal koşullarının yarattığı baskı nedeniyle cinsel kimliği konusunda ağır çatışmalar yaşadı. Bu yönünü yaşamının büyük bölümünde kamuoyundan uzak tuttu ve ancak son dönem anılarında açık biçimde ele aldı.
1965’te New York’a yerleşti. Albert Einstein College of Medicine bünyesinde nöropatoloji alanında çalışmaya başladı ve kısa süre sonra Bronx’taki Beth Abraham Hospital’da kronik nörolojik hastalarla ilgilenmeye yöneldi.
Beth Abraham’da, 1910’ların sonu ve 1920’lerin başındaki encephalitis lethargica salgınından sağ kurtulmuş fakat onlarca yıldır ağır Parkinson benzeri belirtilerle neredeyse hareketsiz yaşayan bir grup hasta ile karşılaştı. Bu hastalar Sacks’ın hem hekimlik anlayışını hem de yazarlığını belirleyen en önemli deneyimlerden biri oldu.
1969’da hastalarına yeni kullanılmaya başlanan L-DOPA ilacını verdi. Bazı hastalar yıllardır süren hareketsizlikten olağanüstü biçimde çıkarken, etkinin zamanla karmaşık ve öngörülemez yan etkileri ortaya çıktı. Sacks bu insanların deneyimlerini yalnızca ilaç yanıtı olarak değil, zaman, kimlik, beden ve değişen dünyaya yeniden katılma sorunu olarak değerlendirdi.
Bu çalışmalar 1973’te yayımlanan Awakenings adlı kitabının temelini oluşturdu. Eser daha sonra tiyatroya uyarlandı ve 1990’da Robert De Niro ile Robin Williams’ın başrollerini paylaştığı aynı adlı filme kaynaklık etti.
Sacks’ın ilk kitabı Migraine 1970’te yayımlandı. Migreni yalnızca baş ağrısı olarak değil, görsel aura, zaman ve beden algısındaki bozulmalar, duyusal değişimler ve çeşitli nörolojik belirtilerle birlikte ele aldı.
1984’te A Leg to Stand On yayımlandı. Kitap, dağ yürüyüşü sırasında geçirdiği ciddi bacak yaralanmasının ardından kendi bedenine yabancılaşma deneyimini anlatıyordu. Böylece Sacks hekim olarak başkalarını gözlemlediği kadar kendi nörolojik deneyimini de vaka anlatısına dönüştürdü.
1985’te The Man Who Mistook His Wife for a Hat yayımlandı. Türkçede Karısını Şapka Sanan Adam adıyla bilinen eser, farklı nörolojik ve nöropsikiyatrik durumlarla yaşayan insanların hikâyelerini bir araya getirdi ve Sacks’ın uluslararası ölçekte tanınmasını sağlayan başlıca kitap oldu.
Kitaba adını veren anlatının merkezinde Dr. P. olarak adlandırılan yetenekli bir müzik öğretmeni bulunur. Dr. P. nesneleri ve yüzleri görmekte fakat gördüklerini bütünlüklü biçimde tanımakta zorlanmaktadır. Bir muayenenin sonunda karısının başını şapkası sanarak tutmaya çalışması, görme ile tanıma arasındaki farkı çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Sacks bu ve benzeri vakalarda hastalığın yalnızca neyi ortadan kaldırdığını sormaz. Kişinin kaybedilen işlevin yerine hangi alışkanlıkları, sanatsal becerileri, hafıza biçimlerini veya davranış stratejilerini geliştirdiğiyle de ilgilenir.
Bu yaklaşımda Rus nöropsikolog Aleksandr Luria’nın etkisi büyüktü. Sacks, Luria’nın ayrıntılı nörolojik gözlemi bireyin yaşam öyküsüyle birleştiren yaklaşımından etkilenerek kendi yazarlığını zaman zaman “romantik bilim” geleneği içinde düşündü.
Seeing Voices 1989’da yayımlandı. Sacks bu kitapta sağır insanların dünyasını, işaret dilinin nörolojik ve kültürel boyutlarını ve sağır topluluklarının bağımsız bir dilsel kültür oluşturmasını inceledi.
An Anthropologist on Mars 1995’te yayımlandı. Yedi uzun vaka anlatısından oluşan kitapta renk görme kaybı, Tourette sendromu, otizm, görmenin sonradan kazanılması ve başka nörolojik durumlar ele alındı. Sacks, kişinin nörolojik farklılığıyla yaşamayı öğrenme biçimini eserin merkezine yerleştirdi.
The Island of the Colorblind, Uncle Tungsten ve Oaxaca Journal gibi eserlerde nörolojinin dışına çıkarak genetik hastalıklar, doğa tarihi, kimya, seyahat ve bilim tarihi üzerine yazdı.
Musicophilia 2007’de yayımlandı. Kitap müziğin bellek, hareket, duygu, halüsinasyon, epilepsi ve nörolojik hastalıklarla ilişkisini ele aldı ve Sacks’ın müziği insan zihninin temel örgütleyici güçlerinden biri olarak görmesini kapsamlı biçimde ortaya koydu.
The Mind’s Eye ve Hallucinations adlı sonraki eserlerinde görsel algı, yüz tanıma, körlük, zihinsel imgeler ve halüsinasyonların nörolojik temellerini araştırdı. Kendi görme bozukluklarını ve yüzleri tanımakta yaşadığı güçlükleri de açık biçimde yazılarına taşıdı.
Akademik kariyeri boyunca Albert Einstein College of Medicine, New York University ve Columbia University’de görev yaptı. 2007’de Columbia’da nöroloji ve psikiyatri profesörü ve Columbia University Artist olarak çalışmaya başladı; 2012’de yeniden New York University’ye geçti.
Bilim ile edebiyatı bir araya getiren çalışmaları nedeniyle çok sayıda onursal derece ve ödül aldı. 2002’de bilim insanlarının edebî başarısını onurlandıran Lewis Thomas Prize’a değer görüldü; 2006’da Royal College of Physicians üyesi oldu ve 2008’de Britanya İmparatorluk Nişanı Komutanı, CBE, unvanını aldı.
On the Move: A Life 2015’te yayımlandı. Sacks bu anılarında hekimlik kariyerinin yanı sıra motosikletler, halter, uyuşturucu bağımlılığı, eşcinselliği, uzun yalnızlık dönemleri, arkadaşlıkları ve yaşamının son yıllarındaki ilişkisini açık biçimde anlattı.
2006’da sağ gözünde nadir bir oküler melanoma teşhis edildi. Tedavi sonucunda o gözünde önemli görme kaybı yaşadı. 2015 başında kanserin karaciğerine metastaz yaptığı ortaya çıktı.
Yaşamının son aylarında ölüm, yaşlılık ve yaşamın değeri üzerine kısa denemeler yazdı. Daha sonra Gratitude adıyla bir araya getirilen bu yazılarda yaşamının sonuna yaklaşırken korkudan çok şükran duygusunun ağır bastığını anlattı.
Oliver Sacks 30 Ağustos 2015’te New York’taki evinde seksen iki yaşında öldü. Ardında yayımlanmamış çok sayıda yazı, günlük ve mektup bıraktı. The River of Consciousness 2017’de, Everything in Its Place 2019’da ölümünden sonra yayımlandı.
Sacks’ın yazarlık mirası yalnızca nörolojik hastalıkları geniş okur kitlesine anlatmasından kaynaklanmaz. Klinik tanıyı kişinin bütün kimliğinin yerine koymayı reddederek belleğin, müziğin, dilin, alışkanlıkların ve toplumsal ilişkilerin nörolojik kayıplar karşısında insan benliğini nasıl koruyabildiğini göstermeye çalıştı.
Bununla birlikte ölümünden sonra arşivlerinin açılması, bazı vaka anlatılarında gerçek olayları edebî amaçlarla yeniden biçimlendirdiğini ortaya koydu. Bu nedenle Sacks’ın metinleri günümüzde hem anlatı tıbbının önemli örnekleri hem de hekim-yazarın gerçek hasta yaşamını ne ölçüde dönüştürme hakkına sahip olduğu sorusunu gündeme getiren etik açıdan tartışmalı metinler olarak okunmaktadır.
#OliverSacks #KarısınıŞapkaSananAdam #TheManWhoMistookHisWifeForAHat #Nöroloji #AnlatıTıbbı #Uyanışlar #Awakenings #Müzikofili #KlinikAnlatı #Beyin #Bellek #Algı
Oliver Sacks’ın Bibliosfer profili nöroloji, anlatı tıbbı, klinik öykü, popüler bilim, bellek, algı, kimlik, müzik, dil, nöroplastisite, engellilik ve insanın nörolojik farklılıklara uyum sağlama kapasitesi eksenlerinde şekillenir.
Sacks’ın yazarlığını diğer popüler bilim yazarlarından ayıran temel özellik, hastalığı anlatının son noktası olarak görmemesidir. Bir kişinin tanısını öğrendikten sonra asıl sorusu çoğu zaman “Bu insan şimdi nasıl yaşayacak?” olur.
Bu nedenle eserlerinde hastalık adları kadar bireysel yaşam öyküsü önemlidir. İki insan aynı nörolojik bozukluğu yaşasa bile kimlikleri, meslekleri, alışkanlıkları ve çevreleri nedeniyle hastalıkla tamamen farklı ilişkiler kurabilir.
Sacks’ın yaklaşımında nöroloji bir bakıma kimlik bilimidir. Beynin belirli bir işlevinin bozulması yalnızca teknik bir kayıp değil, kişinin dünyayı ve kendisini nasıl deneyimlediğinde meydana gelen değişikliktir.
Karısını Şapka Sanan Adam bunun en belirgin örneğidir. Dr. P. fiziksel anlamda kör değildir; gözleri çevresindeki nesneleri görür. Sorun, gördüğü parçaları anlamlı bütünler hâlinde tanıyamamasıdır.
Dr. P. bir yüzü bütün olarak kavramak yerine burun, kulak veya çene gibi tek tek özelliklere odaklanabilir. Böylece Sacks görmenin yalnızca gözden beyne görüntü gönderilmesi olmadığını; tanıma, bağlam ve anlam üretme süreçlerini de içerdiğini gösterir.
Müzik Dr. P.’nin yaşamında telafi edici bir yapı oluşturur. Görsel dünya onun için parçalanırken müzik ve ritim gündelik davranışlarını düzenlemesine yardımcı olabilir.
Bu tema Sacks’ın bütün yazarlığında tekrar eder: kaybedilen bir işlevin ardından başka bir zihinsel sistem olağanüstü önem kazanabilir.
Karısını Şapka Sanan Adam’daki başka vakalarda bellek kaybı, beden farkındalığının bozulması, Tourette sendromu, nörolojik aşırılıklar, otizm ve olağan dışı hesaplama veya sanat yetenekleri incelenir.
Sacks bu vakaları “normal insan ile anormal insan” karşıtlığı içinde kurmamaya çalışır. Nörolojik farklılığın insanı yalnızca eksilten değil, kimi zaman dünyayla farklı ilişki kurmaya zorlayan bir durum olduğunu göstermek ister.
Bu nedenle “deficit”, yani eksiklik, onun düşüncesindeki tek kategori değildir. Adaptasyon, yeniden örgütlenme ve kişinin kendisine yeni bir yaşam biçimi kurması en az kayıp kadar önemlidir.
Uyanışlar’da bu yaklaşım zaman boyutuna taşınır. Yıllarca hareketsiz kalmış hastaların L-DOPA ile yeniden hareket etmeye başlamaları tıbbi başarı gibi görünür; ancak değişmiş bir dünyaya yeniden dönmek hastaların karşısına yeni sorunlar çıkarır.
Sacks böylece tedavinin yalnızca belirtilerin azaltılması olmadığını gösterir. Bedensel işlevin geri gelmesi kişinin yaşamını otomatik olarak eski hâline döndürmez.
Bir insanın onlarca yıllık zaman kaybını nasıl deneyimleyeceği, kendisini hangi yaşta hissedeceği ve çevresindeki toplumsal değişime nasıl uyum sağlayacağı da tıbbi hikâyenin parçasıdır.
Aleksandr Luria’nın etkisi burada belirgindir. Sacks, Luria’nın “romantik bilim” yaklaşımından hareketle nicel ölçüm ile bireyin yaşam öyküsünü birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak görür.
Buna göre laboratuvar testi kişinin hangi işlevinin bozulduğunu gösterebilir; fakat o bozuklukla yaşamanın ne anlama geldiğini yalnızca kişinin yaşam öyküsü gösterebilir.
Bu yaklaşım daha sonra anlatı tıbbı olarak adlandırılacak düşünceyle güçlü bir akrabalık taşır. Hekim yalnızca belirtileri toplamaz; hastanın kendi yaşamını nasıl anlattığını da dinler.
Sacks’ın güçlü yönlerinden biri karmaşık nörolojik kavramları sıradan okurun anlayabileceği hikâyelere dönüştürmesidir. Agnozi, prosopagnozi, Tourette sendromu veya Charles Bonnet sendromu gibi kavramlar onun metinlerinde soyut tanımlardan çıkıp somut insan deneyimlerine dönüşür.
Bu yöntem popüler bilim açısından son derece etkilidir. Okur önce kişiyi tanır, ardından hastalığın ne yaptığını anlamaya başlar.
Ancak aynı yöntem önemli bir etik risk de taşır. Gerçek bir hastanın yaşamı edebî bir karaktere dönüştürüldüğünde hekimin anlatıyı daha güçlü kılmak için hangi ayrıntıları seçtiği veya değiştirdiği belirleyici hâle gelir.
Sacks uzun süre hastalarını olağanüstü empatiyle anlatan bir hekim-yazar olarak değerlendirildi. Bunun önemli ölçüde haklı bir temeli vardır; eserleri nörolojik engelli kişileri yalnızca klinik bozukluk olarak görmekten açık biçimde kaçınır.
Bununla birlikte ölümünden sonra açılan günlük ve arşivler, bu değerlendirmenin daha karmaşık kurulmasını gerektirmiştir. Sacks bazı hasta öykülerinde gerçek olayları değiştirdiğini ve hastalara gerçekte sahip olmadıkları özellikler atfettiğini özel notlarında kabul etmiştir.
Bu durum onun eserlerini tamamen kurmaca yapmaz; fakat “klinik vaka” ile “edebî vaka anlatısı” arasındaki sınırı önemli hâle getirir.
Bibliosfer’de özellikle Karısını Şapka Sanan Adam’ı “bilimsel vaka çalışmaları” olarak değil, gerçek klinik deneyimlerden hareketle yazılmış edebî-nörolojik anlatılar olarak sınıflandırmak daha sağlıklıdır.
Sacks’ın müzik üzerine düşünceleri Musicophilia’da genişler. Müzik, onun için yalnızca kültürel bir sanat değildir; belleği, hareketi, duyguyu ve benlik duygusunu örgütleyebilen nörolojik bir güçtür.
Parkinson hastalarının ritimle daha rahat hareket edebilmesi, ağır bellek kaybı yaşayan insanların şarkıları hatırlayabilmesi veya istemsiz müzikal halüsinasyonlar yaşanması, müziğin beynin farklı sistemleriyle çok katmanlı ilişkisini gösterir.
Seeing Voices ise Sacks’ın tıbbi “eksiklik” dilini sorguladığı önemli eserlerinden biridir. Sağırlığı yalnızca işitme kaybı olarak ele almak yerine işaret dilinin kendi dilbilgisi, kültürü ve toplumsal dünyası bulunduğunu vurgular.
Bu yaklaşım engelliliğin yalnızca bireyin bedeninde bulunan bir kusur olmadığı düşüncesine yaklaşır. İnsanların çevreleri ve iletişim sistemleri farklı biçimde düzenlendiğinde aynı nörolojik veya duyusal özellik bambaşka bir yaşam anlamı kazanabilir.
An Anthropologist on Mars’ta nörolojik farklılıkla uyum konusu daha da belirginleşir. Sacks’ın ilgisi yalnızca kaybedilen yeteneklere değil, kişinin yeni durumunda geliştirdiği uzmanlıklara ve kimlik biçimlerine yönelir.
Otizm üzerine yazılarında Temple Grandin gibi kişilerin kendi zihinsel deneyimlerini açıklamalarına geniş yer vermesi bu yöntemin önemli bir parçasıdır. Hastanın sesi doktorun yorumunun bütünüyle altında kaybolmaz.
Bununla birlikte Sacks’ın zaman zaman nörolojik farklılığı olağanüstülük veya sıra dışılık üzerinden anlatması da eleştirilebilir. “Tuhaf” vakaların edebî çekiciliği, sıradan ve daha az dramatik engellilik deneyimlerinin görünmez kalmasına yol açabilir.
Bu gerilim onun eserlerinin temel paradokslarından biridir. Sacks farklı insanların insanlığını göstermek isterken onları olağanüstü hikâyeler hâline getirerek tekrar “seyredilecek” kişiler konumuna getirme riski taşır.
Kendisinin nörolojik deneyimlerini yazması bu tek yönlü doktor-hasta ilişkisini kısmen değiştirir. A Leg to Stand On’da beden yabancılaşmasını, The Mind’s Eye’da görme sorunlarını, Hallucinations’da kendi halüsinasyonlarını anlatırken gözlemleyen hekim aynı zamanda gözlemlenen kişiye dönüşür.
Bu öz-anlatı Sacks’ın temel düşüncesini güçlendirir: nörolojik farklılık yalnızca “başkalarının” yaşadığı tuhaf bir durum değildir. Her insanın algısı, belleği ve kimliği beynin kırılgan işleyişine bağlıdır.
Hallucinations bu açıdan özellikle önemlidir. Sacks halüsinasyonların otomatik olarak psikoz anlamına gelmediğini; görme kaybı, migren, epilepsi, ilaçlar, uyku geçişleri ve başka nörolojik koşullarda da ortaya çıkabileceğini gösterir.
Böylece olağan dışı deneyimin damgalanmasını azaltmaya çalışır. İnsan zihninin normal işleyişi ile nörolojik sıra dışılık arasında düşündüğümüz kadar keskin bir sınır olmayabilir.
Sacks’ın anı kitapları da bilim ve kişisel kimlik arasındaki bağlantıyı sürdürür. Uncle Tungsten’da kimya, çocuklukta güvenli bir zihinsel düzen kurmanın aracına dönüşür; On the Move’da ise hareket, motosikletler, yüzme ve yolculuk yaşamının fiziksel karşılığı olur.
Onun bilim anlayışında merak belirleyicidir. Bitkilerden periyodik tabloya, işaret dilinden müziğe kadar birbirinden uzak görünen konuları ortak bir soru birleştirir: İnsan zihni dünyayı hangi yollarla algılar ve anlamlandırır?
Oliver Sacks’ın Bibliosfer’deki temel sınıflandırma alanları nöroloji, anlatı tıbbı, klinik anlatı, popüler bilim, nöropsikoloji, bellek, algı, müzik, dil, engellilik, nöroplastisite ve kimliktir. Yazarlığını ayırt eden temel özellik, beynin neyi yapamadığını anlatmakla yetinmeyip insanın kayıp karşısında nasıl yeni bir dünya kurduğunu araştırmasıdır.
Ancak günümüzde Sacks’ı değerlendirmenin vazgeçilmez ikinci boyutu anlatı etiğidir. Klinik deneyimden edebiyat üretirken gerçek hastanın yaşamının ne ölçüde değiştirilebileceği, mahremiyetin nasıl korunacağı ve anlatının estetik bütünlüğünün olgusal doğruluğun önüne geçip geçemeyeceği soruları, onun mirasının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Karısını Şapka Sanan Adam