Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821’de Fransa Krallığı’nın Rouen kentinde doğdu. Babası Achille-Cléophas Flaubert, Rouen’daki Hôtel-Dieu hastanesinin başcerrahıydı; annesi Anne Justine Caroline Fleuriot ise Normandiyalı bir hekim ailesinden geliyordu. Flaubert çocukluğunu hastane çevresindeki lojmanda geçirdi ve daha sonra insan bedenine, hastalığa ve ölümün fiziksel gerçekliğine yönelik ayrıntılı gözlemlerinin erken kaynaklarından biri olarak bu ortamı hatırladı.
1832’de Rouen Collège Royal’e başladı. Daha öğrencilik yıllarında tarih ve edebiyata yoğun ilgi gösteriyor, oyunlar, hikâyeler ve kısa metinler yazıyordu. Gençlik döneminde romantik edebiyattan güçlü biçimde etkilendi; ancak olgunluk yıllarında romantik coşkunun klişelerini aynı zamanda eleştireceği bir anlatı anlayışı geliştirdi.
1836 yazında Trouville’de Élisa Schlésinger ile tanışması genç Flaubert üzerinde uzun süreli bir etki bıraktı. Ulaşılması mümkün olmayan veya geçmişte kalan aşk fikri, daha sonra özellikle Duygusal Eğitim’in duygusal dünyasında farklı biçimlerde yeniden ortaya çıktı.
1840’ta bakaloryasını tamamladıktan sonra Paris’e gitti ve 1841’de hukuk öğrenimine başladı. Babasının beklentisi onun hukuk alanında bir meslek edinmesiydi; Flaubert ise giderek daha açık biçimde edebiyata yöneliyordu.
1844’te geçirdiği ağır sinir krizlerinin ardından hukuk öğrenimini bıraktı. Bu krizlerin kesin nörolojik tanısı günümüzde geriye dönük olarak belirlenememektedir; Flaubert’in yaşamı boyunca nöbet benzeri rahatsızlıklar yaşadığı bilinmektedir. Üniversiteyi bırakması, yaşamını bütünüyle yazıya adayabilmesinin önünü açtı.
Aynı yıl ailesi Rouen yakınlarındaki Croisset’ye yerleşti. Seine kıyısındaki bu ev, Flaubert’in yaşamının büyük bölümünde başlıca çalışma mekânı oldu. Paris’e ve başka ülkelere seyahat etmesine rağmen eserlerinin çoğunu Croisset’de, uzun ve disiplinli çalışma dönemlerinde yazdı.
1846 Flaubert ailesi için ağır kayıplarla geçti. Babası Ocak ayında öldü; çok sevdiği kız kardeşi Caroline ise doğum yaptıktan kısa süre sonra Mart ayında hayatını kaybetti. Flaubert annesi ve küçük yeğeni Caroline’ın bulunduğu Croisset evindeki yaşamına devam etti.
Aynı dönemde şair Louise Colet ile ilişki yaşamaya başladı. İlişkileri kesintili biçimde yıllarca sürdü. Colet’ye yazdığı uzun mektuplar, Flaubert’in edebiyat, üslup, sanatçının kişiliği ve roman tekniği üzerine düşüncelerinin en önemli kaynaklarından biri hâline geldi.
1849’da arkadaşı Maxime Du Camp ile uzun bir Doğu yolculuğuna çıktı. 1851’e kadar süren seyahat sırasında Akdeniz’in doğusu, Mısır ve çevre bölgelerde bulundu. Yolculuk onun egzotik coğrafyalara ve Antikçağ dünyasına ilgisini besledi; daha sonra Salammbô gibi eserlerin tarihsel ve görsel dünyasına dolaylı biçimde katkı sağladı.
1851’de Croisset’ye döndükten kısa süre sonra Madame Bovary üzerinde çalışmaya başladı. Romanın yazımı yaklaşık dört buçuk yıl sürdü. Flaubert metnin yalnızca olay örgüsünü değil, her cümlenin ritmini, sözcüklerin sesini ve anlatıcının karakterlere olan mesafesini büyük bir titizlikle işledi.
Madame Bovary, 1 Ekim ile 15 Aralık 1856 arasında Revue de Paris’te altı bölüm hâlinde yayımlandı. Derginin yöneticileri bazı bölümlerde kesintiler yaptı. Romanın evlilik dışı ilişkileri, cinselliği, dinî imgeleri ve Emma Bovary’nin davranışlarını ahlaki bir hükümle doğrudan cezalandırmayan anlatım biçimi kısa süre içinde hukuki tartışmaya dönüştü.
Flaubert, derginin yöneticisi Léon Laurent-Pichat ve matbaacı Auguste-Alexis Pillet ile birlikte kamu ve din ahlakına ve genel ahlaka hakaret suçlamasıyla yargılandı. Savcılığı Ernest Pinard, Flaubert’in savunmasını ise Jules Sénard üstlendi.
Duruşma 29 Ocak 1857’de Paris’te yapıldı. Mahkeme 7 Şubat’ta suçun yeterince kanıtlanmadığına karar vererek Flaubert ile diğer sanıkları beraat ettirdi. Bununla birlikte karar metninde romanın kimi anlatım tercihlerine yönelik ahlaki eleştiriler de yer aldı.
Madame Bovary Nisan 1857’de Michel Lévy tarafından iki cilt hâlinde kitap olarak yayımlandı. Dava romanın görünürlüğünü artırdı ve eser kısa sürede geniş okur kitlesine ulaştı. Flaubert ise yaşamının geri kalanında yalnızca bu romanla özdeşleştirilmekten zaman zaman rahatsız oldu.
Romanın merkezindeki Emma Bovary, taşra doktoru Charles Bovary ile yaptığı evlilikte aradığı tutkuyu bulamaz. Okuduğu romantik kitaplardan, lüks yaşam düşlerinden ve aşk fikrinden beslenen beklentileriyle içinde yaşadığı gündelik gerçeklik arasındaki uçurum giderek büyür.
Flaubert Emma’yı basit biçimde ahlaki bir örnek veya ibret figürü olarak kurmaz. Karakterin arzularına yaklaşırken aynı zamanda onun kendisini kandırma biçimlerini, çevresindeki burjuva klişelerini ve tüketim arzusunu ironik bir mesafeyle gösterir.
Madame Bovary’den sonra bütünüyle farklı bir dünyaya yöneldi. 1857’de Salammbô üzerinde çalışmaya başladı; tarihsel ayrıntıları doğrulamak amacıyla 1858’de Kartaca’ya seyahat etti. Antik Kartaca’da geçen roman 1862’de yayımlandı.
Salammbô, Madame Bovary’nin sıradan taşra yaşamının tersine savaş, din, şiddet, egzotik ritüeller ve büyük tarihsel sahneler üzerine kuruluydu. Flaubert böylece tek bir gerçekçi biçime bağlı olmadığını ve her eser için ayrı bir üslup geliştirmeye çalıştığını gösterdi.
1864’te L’Éducation sentimentale, Türkçede Duygusal Eğitim olarak bilinen romanının olgun sürümünü yazmaya başladı. Eser 17 Kasım 1869’da yayımlandı. Frédéric Moreau’nun gençlik hayalleri, aşkları ve başarısızlıkları üzerinden 1848 Devrimi çevresindeki bir kuşağın siyasal ve duygusal çözülmesini anlattı.
1870–1871 Fransa-Prusya Savaşı sırasında Prusya askerleri Croisset’deki evi işgal etti. Savaş ve Paris Komünü yılları Flaubert’in siyasete yönelik kuşkusunu güçlendirdi; farklı ideolojik kampların klişe düşünce ve sloganlarına karşı mesafeli tavrı sonraki yazılarında da belirginleşti.
1874’te uzun yıllardır farklı sürümleri üzerinde çalıştığı La Tentation de saint Antoine yayımlandı. Eserde Aziz Antonius’un çölde karşılaştığı dinî, mitolojik ve felsefi görüntüler aracılığıyla inanç, bilgi, arzu ve insan düşüncesinin sınırlarını araştırdı.
1877’de Trois Contes, Türkçede Üç Öykü, yayımlandı. Saf Bir Yürek, Konuksever Aziz Julien Söylencesi ve Herodias’tan oluşan kitap; gündelik Normandiya yaşamından Ortaçağ efsanesine ve İncil dünyasına uzanan üç farklı anlatı biçimini bir araya getirdi.
Flaubert’in son büyük projesi Bouvard et Pécuchet oldu. Birbirine benzeyen iki kâtibin tesadüfen karşılaşarak bilim, tarım, tarih, eğitim, felsefe ve din gibi hemen her bilgi alanını denemelerini konu alan eser, insan bilgisinin klişelerini ve hazır düşünceleri büyük bir hiciv yapısı içinde ele aldı.
Bu romanla bağlantılı olarak klişeleri ve otomatik düşünce biçimlerini topladığı Dictionnaire des idées reçues, yani Yerleşik Düşünceler Sözlüğü üzerinde de yıllarca çalıştı. Flaubert açısından asıl düşmanlardan biri yalnız bilgisizlik değil, insanın sorgulamadan tekrarladığı hazır düşüncelerdi.
Yaşamının son döneminde George Sand, İvan Turgenyev, Émile Zola, Alphonse Daudet ve özellikle Guy de Maupassant gibi yazarlarla yakın ilişkiler kurdu. Maupassant’ın yazarlık gelişiminde önemli bir öğretmen ve eleştirmen rolü üstlendi.
Flaubert yazarken cümlelerin yalnız anlamına değil sesine de önem verirdi. Metinlerini yüksek sesle okuyarak ritimlerini denetlediği çalışma biçimi daha sonra “gueuloir” olarak anıldı. Amacı güzel sözcükleri çoğaltmak değil, düşünce ve sahne için en doğru ritmi ve ifadeyi bulmaktı.
Anlatıcıyı doğrudan ahlaki hüküm veren bir ses olmaktan uzaklaştırması ve karakterin düşüncesiyle anlatıcı sesini birbirine yaklaştıran serbest dolaylı anlatımı olağanüstü ölçüde geliştirmesi, modern roman üzerindeki en kalıcı etkilerinden biri oldu.
Gustave Flaubert 8 Mayıs 1880’de Croisset’de ani bir beyin damar olayı sonucu öldü. Bouvard et Pécuchet tamamlanmamıştı ve çalışma masasındaki son büyük projesi olarak kaldı.
Bouvard et Pécuchet Mart 1881’de ölümünden sonra yayımlandı. Flaubert’in mektupları, taslakları ve el yazmaları da zaman içinde yayımlanarak onun olağanüstü yoğun çalışma yönteminin ve her eser için yaptığı araştırmaların izlenebilmesini sağladı.
Flaubert bugün yalnız Fransız gerçekçiliğinin başlıca isimlerinden biri değil, romanın biçimi üzerine çalışan modern yazarların öncülerinden biri olarak değerlendirilir. Onun için edebî gerçeklik yalnızca “olanı olduğu gibi anlatmak” değil, dilin mümkün olduğunca kesin, ritmik ve kişisel yargılardan arındırılmış bir yapı içinde kurulmasıydı.
#GustaveFlaubert #MadamBovary #MadameBovary #Salammbô #DuygusalEğitim #ÜçÖykü #BouvardEtPécuchet #FransızEdebiyatı #Gerçekçilik #ModernRoman #SerbestDolaylıAnlatım #EmmaBovary
Gustave Flaubert’in Bibliosfer profili Fransız gerçekçiliği, modern roman, üslup, ironi, serbest dolaylı anlatım, taşra, burjuvazi, romantik yanılsama, arzu, tüketim, sıradanlık, klişe düşünce ve edebî biçim eksenlerinde şekillenir.
Flaubert çoğu zaman “realizmin kurucusu” veya “realizmin babası” olarak tanımlanır. Bu tanım onun edebiyat tarihindeki yerini açıklamak açısından kullanışlıdır; fakat yazarlığını bütünüyle karşılamaz.
Çünkü Flaubert’in amacı gerçekliği yalnızca olabildiğince doğru biçimde kopyalamak değildir. Gerçeklik onun eserlerinde ancak dil, ritim, bakış açısı ve anlatıcı mesafesi üzerinden edebî biçime dönüştüğünde önem kazanır.
Madam Bovary bu yaklaşımın en açık örneğidir. Roman görünüşte oldukça sıradan bir hikâye anlatır: taşrada yaşayan bir doktorun karısı evliliğinden sıkılır, başka aşklar ve daha gösterişli bir yaşam arar, borçlanır ve yaşamı çöker.
Ancak Flaubert’in yeniliği olay örgüsünden çok bu hikâyenin nasıl anlatıldığında bulunur.
Emma Bovary’nin temel sorunu yalnızca mutsuz evlilik değildir. Gerçek hayattan beklediği şeyleri büyük ölçüde daha önce okuduğu romantik anlatılardan öğrenmiştir.
Aşkın nasıl görünmesi, sevgilinin nasıl davranması, zenginliğin nasıl yaşanması ve mutluluğun nasıl hissedilmesi gerektiğine dair hazır imgeler taşır.
Bu nedenle Emma’nın hayatındaki temel çatışma gerçeklikle hayal arasındadır.
Fakat Flaubert meseleyi “çok roman okuduğu için başına bunlar geldi” gibi basit bir ahlak dersine indirgemez. Çünkü Emma’nın çevresindeki herkes başka türden hazır düşüncelerin içinde yaşamaktadır.
Eczacı Homais ilerleme, bilim ve burjuva akılcılığının klişelerini tekrarlar. Rahip Bournisien dinî düşüncenin kalıplaşmış cevaplarına sığınır. Charles ise kendi sınırlı dünyasının dışındaki duygusal karmaşıklığı çoğu zaman fark edemez.
Dolayısıyla romanın asıl hedeflerinden biri yalnız Emma değil, klişe düşüncenin kendisidir.
Flaubert’in daha sonra Bouvard et Pécuchet ve Yerleşik Düşünceler Sözlüğü’nde büyüteceği bu mesele Madam Bovary’de şimdiden belirgindir.
İnsanların önemli bölümü kendi düşüncelerini ürettiklerini sanırken toplumdan, gazetelerden, kitaplardan ve çevrelerinden devraldıkları cümleleri tekrar ederler.
Flaubert’in ironisi tam burada devreye girer.
Anlatıcı çoğu zaman “Bu karakter aptaldır”, “Emma yanılıyor” veya “Homais gülünçtür” demez. Karakterin kendi sözcüklerini ve düşüncelerini öyle bir bağlamda verir ki okur aradaki mesafeyi kendisi fark eder.
Bu anlatımın en önemli araçlarından biri serbest dolaylı anlatım, diğer adıyla serbest dolaylı söylemdir.
Bu teknikte karakterin düşüncesi üçüncü şahıs anlatımının içine girer fakat “Emma düşündü ki…” gibi açık bir işaret kullanılmaz.
Böylece anlatıcının sesiyle karakterin zihni birbirine yaklaşır.
Okur bir cümlenin tamamen anlatıcının yargısı mı, Emma’nın hayali mi yoksa ikisinin ironik bir karışımı mı olduğunu bazen kesin biçimde ayıramaz.
Flaubert bu tekniği icat eden kişi değildir; fakat onu olağanüstü sistematik ve etkili biçimde geliştirmiş, modern romanın temel anlatı araçlarından biri hâline gelmesine büyük katkıda bulunmuştur.
Bu yöntem Emma ile okur arasında karmaşık bir ilişki oluşturur.
Okur onun hayallerinin içine girebilir, hayal kırıklığını hissedebilir ve aynı anda bu hayallerin ne kadar klişe olduğunu görebilir.
Dolayısıyla Flaubert Emma’yı ne bütünüyle küçümser ne bütünüyle idealize eder.
Bu ikili mesafe, romanın ahlaki belirsizliğinin önemli nedenidir.
1857’deki davanın asıl gerilimlerinden biri de buydu. Savcılık, yazarın Emma’nın zina ve cinsellik içeren davranışlarına yeterince açık ahlaki mahkûmiyet eklemediğini düşünüyordu.
Flaubert’in anlatı anlayışı ise yazarın doğrudan yargıç rolüne girmesine karşıydı.
Bu nedenle Madam Bovary davası yalnız cinsel içerik tartışması değildir. Aynı zamanda romancının karakterleri hakkında açık ahlaki hüküm vermek zorunda olup olmadığı sorusudur.
Emma’nın içinde yaşadığı taşra dünyası da önemlidir.
Yonville büyük tarihsel olayların merkezi değildir. Gündelik alışverişler, küçük meslekler, düğünler, yemekler, dedikodular ve borç ilişkileri yaşamın temel maddesini oluşturur.
Flaubert bu sıradanlığı edebiyatın konusu hâline getirerek romanın ne hakkında olabileceğinin sınırlarını genişletir.
Aynı zamanda taşra burjuvazisinin nesneler dünyasına olağanüstü dikkat gösterir.
Mobilyalar, kıyafetler, yemekler, perdeler, arabalar, dükkânlar ve hediyeler yalnız dekor değildir.
Emma’nın arzuladığı yaşamın önemli bölümü nesneler aracılığıyla kurulur.
Aşk ve tüketim bu nedenle romanda zaman zaman birbirine yaklaşır. Emma yalnızca başka bir insanı istemez; başka bir hayatın bütün görüntüsünü ister.
Tüccar Lheureux bu arzuyu ekonomik sisteme bağlayan karakterdir.
Emma’ya istediği nesneleri sağlayan kredi mekanizması zamanla onu borç döngüsüne sokar.
Bu açıdan Madam Bovary yalnızca evlilik ve zina romanı değil, arzu ile tüketim ekonomisinin ilişkisi üzerine de erken ve güçlü bir romandır.
Flaubert’in karaktere yaklaşımında beden de önemlidir.
Emma’nın mutluluk arayışı soyut ruhsal özlem olarak kalmaz; beden, cinsellik, hastalık, yorgunluk, gebelik, giyim ve fiziksel mekân üzerinden somutlaşır.
Flaubert’in cerrah bir babanın yanında yetişmiş olmasıyla eserlerindeki bedensel ayrıntı arasında biyografik bir bağlantı kurulabilir; fakat bu ilişkiyi doğrudan nedensellik hâline getirmemek gerekir.
Onun gerçekçilik anlayışındaki önemli noktalardan biri ayrıntının seçilmesidir.
Gerçek hayattaki her ayrıntıyı yazmaz. Tam tersine belirli bir sahnenin duygusal veya ironik yapısını taşıyacak ayrıntıları büyük titizlikle seçer.
Bu nedenle Flaubert’in “nesnelliği” fotoğraf makinesi gibi tarafsız bir kayıt değildir.
Yazar görünmez olmak isterken metnin her cümlesini son derece yoğun biçimde düzenler.
Ortaya önemli bir paradoks çıkar: yazarın görünmediği izlenimini yaratmak için yazarın olağanüstü ölçüde çalışması gerekir.
Flaubert’in üslup takıntısı burada belirleyicidir.
Cümleleri yüksek sesle okuyarak ritimlerini sınadığı bilinir. Bir sözcüğün tekrarından, seslerin uyumsuzluğundan veya paragraf ritmindeki bozukluktan rahatsız olabilirdi.
Bu nedenle onun yazarlığında “ne anlatıldığı” ile “nasıl söylendiği” birbirinden ayrılamaz.
Madam Bovary’nin ardından Salammbô’ya geçmesi de bunu gösterir.
Bir yazar yalnız gerçekçi taşra romanı yazmak isteseydi aynı yöntemi tekrarlaması beklenebilirdi.
Flaubert ise bunun tersini yaparak Antik Kartaca’ya gider; büyük savaş sahneleri, dinî ritüeller ve egzotik görsellerle bambaşka bir dil kurar.
Duygusal Eğitim’de ise yeniden çağdaş tarihe döner.
Frédéric Moreau’nun hayatını 1848 Devrimi ile birlikte anlatırken siyasal idealler, aşk düşleri ve kariyer beklentilerinin aynı biçimde başarısızlığa uğramasını gösterir.
Burada da temel konu yanılsamadır.
Emma romantik aşkın klişelerine inanırken Frédéric hem aşk hem toplumsal başarı hakkında kendi hayatını gerçekleştiremeyen düşler taşır.
Flaubert’in karakterleri çoğu zaman istediklerine ulaşamayan insanlar değildir yalnızca; ne istediklerini hazır imgelerden öğrendikleri için isteklerinin kendisi sorunlu olabilir.
Bouvard et Pécuchet bu eleştiriyi bilgi alanına taşır.
İki kahraman sürekli kitap okur, uzmanlardan bilgi toplar ve yeni alanlara yönelir.
Fakat öğrendikleri bilgileri eleştirel biçimde değerlendiremedikleri için bir otoriteden diğerine savrulurlar.
Böylece cehalet ile bilgi arasındaki basit karşıtlık çöker.
Çok kitap okumak otomatik olarak düşünmeyi sağlamaz.
Yerleşik Düşünceler Sözlüğü’nde Flaubert’in yıllar boyunca topladığı klişeler de aynı sorunun başka biçimidir.
Toplumun “herkesçe bilinen doğruları” onun için çoğu zaman düşüncenin öldüğü noktadır.
Bu nedenle Flaubert’in eserlerindeki ironi yalnız karakterlerle alay etmek değildir. Okurun kendi kullandığı klişeleri fark etmesini de amaçlayan bir yöntemdir.
Üç Öykü, Flaubert’in yalnızca alaycı ve soğuk bir yazar olarak değerlendirilmesini zorlaştırır.
Özellikle Saf Bir Yürek’te hizmetçi Félicité’nin sınırlı dünyasına büyük bir anlatısal dikkat gösterir.
Karakterin eğitim düzeyi veya toplumsal konumu küçümsenmeden sevgi, kayıp ve bağlılık deneyimi anlatılır.
Bu durum Flaubert’in “tarafsızlık” idealinin duygusuzluk anlamına gelmediğini gösterir.
Flaubert’in gerçekçilikle ilişkisi bu nedenle paradoksaldır.
Gündelik hayatı, sıradan nesneleri ve toplumsal davranışı olağanüstü ayrıntıyla gözlemler; fakat aynı zamanda Antikçağ, azizler, mitler ve grotesk bilgi dünyaları üzerine eserler yazar.
Onu birleştiren asıl unsur konu değil, üslup disiplini ve yanılsamalara yönelik eleştirel bakıştır.
Madam Bovary’nin kalıcı etkilerinden biri daha sonra “bovarizm” adı verilen kavramdır.
Kavram genel olarak kişinin kendi gerçek yaşamıyla yetinemeyip kendisini hayali veya idealize edilmiş başka bir yaşam içinde düşünmesi eğilimini anlatmak için kullanılmıştır.
Ancak eseri bir psikoloji el kitabı olarak sınıflandırmak doğru değildir.
Emma Bovary klinik bir tanının örnek vakası olarak yaratılmamıştır; edebî bir karakterdir ve davranışları toplumsal, ekonomik, cinsel ve anlatısal bağlamların birleşimi içinde anlam kazanır.
Bu nedenle Bibliosfer’de Madam Bovary için “psikolojik roman” ikincil sınıflandırma olabilir; fakat temel kategoriler Fransız gerçekçiliği, klasik roman, taşra yaşamı, burjuvazi, evlilik, arzu ve toplumsal eleştiri olmalıdır.
Flaubert’in bütün külliyatı içinse en önemli kategoriler Fransız edebiyatı, gerçekçilik, modern roman, serbest dolaylı anlatım, ironi, üslup, burjuvazi, klişe düşünce, tarihsel roman ve edebiyat estetiğidir.
Flaubert’i ayırt eden temel özellik, romanı yalnızca iyi bir hikâyenin aracı olarak görmemesidir. Her cümlenin sesi, anlatıcının karaktere uzaklığı ve tek bir sözcüğün konumu bile romanın düşüncesinin parçasıdır.
Bu nedenle onun modern romana en büyük katkılarından biri belki de “yazar ne söylemek istiyor?” sorusunun yerine daha karmaşık bir soru koymasıdır: Metindeki farklı sesler birbirlerini nasıl değiştiriyor ve okur hangi sese inanacağına nasıl karar veriyor?
Madam Bovary