Henüz yaşlanmadan hayattan yorulmak mümkün müdür?
İnsan daha gençken dünyaya karşı yabancılaşabilir, kalabalıkların ortasında kendisini bütünüyle yalnız hissedebilir mi?
Flaubert’in genç anlatıcısı kendisini çevresindeki insanlara ait hissetmez.
Çocukluğunu, okul yıllarını, arkadaşlarının acımasızlığını ve içine gittikçe daha fazla kapandığı dünyayı hatırlar. Başkalarının sıradan bulduğu hayat ona anlamsız; insanların peşinden koştuğu mutluluklarsa çoğu zaman yapay görünür.
Kendisini gözlemlemekten vazgeçemez.
Dünyayı da.
Aşkı, ölümü, yalnızlığı, arzuyu ve insanın kendi varlığından duyduğu huzursuzluğu sürekli sorgular.
Sonra bir yaz günü deniz kıyısında Maria ile karşılaşır.
Maria kendisinden büyüktür.
Evlidir.
Ve daha ilk andan itibaren genç adamın ulaşamayacağı bir dünyanın parçasıdır.
Ama tam da bu ulaşılmazlık, aşkı daha güçlü hâle getirir.
Bir bakış büyür.
Küçücük bir karşılaşma hafızaya kazınır.
Söylenemeyen sözler zihinde tekrar tekrar yaşanır.
Genç adam Maria’ya yaklaşabildiği ölçüde onun uzağında olduğunu daha iyi anlar. Aşk böylece yaşanan bir ilişkiden çok, insanın kendi içinde büyüttüğü bir tutkuya dönüşür.
Fakat hayaller gerçeklikle karşılaştığında aynı kalamaz.
Sevdiği kadının kendi hayatı, kendi arzuları ve kendisinden bağımsız bir dünyası olduğunu görmek, anlatıcının aşk hakkındaki romantik düşüncelerini sarsar. Maria uzaklaşırken geride yalnızca özlem değil, gençliğin ilk büyük hayal kırıklığı da kalır.
Bir Delinin Anıları, olaylardan çok bir zihnin içinde yaşananların kitabıdır.
Flaubert henüz edebî ustalığının başındadır; ancak daha sonra romanlarının merkezine yerleşecek bazı meseleler burada şimdiden görünür:
Gerçeklikle yetinemeyen insan…
Hayal edilen aşkla yaşanan aşk arasındaki uçurum…
Hayattan beklenenlerle hayatın sundukları arasındaki uyuşmazlık…
Ve insanın kendi zihninde yarattığı dünyanın zaman zaman gerçek dünyadan daha güçlü hâle gelmesi.
Bu nedenle eser yalnızca büyük bir yazarın gençlik merakı olarak okunmaz.
Madam Bovary’de Emma’nın, Duygusal Eğitimde Frédéric’in yaşayacağı ideal ile gerçek arasındaki çatışmanın ilk izlerini taşıyan, karanlık ve yoğun bir iç dökümüdür. Metnin daha sonra Duygusal Eğitim için önemli bir ilk taslak işlevi gördüğü de Flaubert araştırmalarında belirtilir.
Bir Delinin Anıları, yalnızlık, ilk aşk, hayal kırıklığı ve insanın kendisine yabancılaşması üzerine; genç bir Flaubert’in dünyaya henüz yolun başındayken yönelttiği sert ve melankolik bakışı taşıyan kısa fakat dikkat çekici bir eser.
Çünkü bazı aşklar yaşanmadıkları için sona ermez.
İnsan onları gerçekte değil,
hafızasında yaşamaya devam eder.
- Çevirmen
- Orhan Baltacıgil