Emma başka bir hayat düşlüyor.
Büyük aşklar…
Görkemli davetler…
Tutku, incelik, heyecan…
Romanlarda okuduğu ve hayalinde büyüttüğü o hayatın bir gün kendisinin de olacağına inanıyor.
Sonra Charles Bovary ile evleniyor.
Charles iyi niyetli, sakin ve karısına bağlı bir taşra doktoru.
Ama Emma’nın hayalini kurduğu adam değil.
Evliliklerinin ilk günlerindeki beklenti kısa sürede yerini tekdüzeliğe bırakıyor. Aynı ev, aynı insanlar, aynı konuşmalar…
Emma, beklediği büyük mutluluğun neden gelmediğini anlamaya çalışırken giderek içinde bulunduğu hayattan uzaklaşmaya başlıyor.
Çünkü onun istediği yalnızca sevilmek değil.
Başka türlü yaşamaktır.
Daha güzel elbiseler…
Daha gösterişli evler…
Daha heyecanlı insanlar…
Daha büyük duygular…
Yaşadığı taşra hayatı ona gittikçe daha dar görünürken, karşısına çıkan erkeklerde yıllardır düşlediği aşkı bulmaya çalışır.
Her yeni ilişki başlangıçta bir kurtuluş ihtimali gibi görünür.
Belki bu kez gerçekten âşık olacaktır.
Belki bu kez hayat değişecektir.
Belki romanlarda okuduğu o büyük tutku sonunda kendi hayatına da gelecektir.
Ama gerçek hayat, Emma’nın hayallerine uymakta inat eder.
Arzular büyüdükçe hayal kırıklıkları da büyür.
Sevgi yetmez.
Para yetmez.
Sahip olunanlar kısa sürede sıradanlaşır.
Emma, mutluluğa ulaşabilmek için sürekli daha fazlasını isterken yalnızca duygusal hayatında değil, maddi dünyasında da giderek tehlikeli kararlar almaya başlar.
Flaubert burada yalnızca mutsuz bir evliliğin hikâyesini anlatmaz.
İnsanın sahip olduğu hayatla sahip olması gerektiğine inandığı hayat arasındaki uçuruma bakar.
Emma gerçekten mutsuz mudur?
Yoksa hiçbir gerçek hayat, onun zihninde kurduğu hayat kadar kusursuz olamayacağı için mi mutsuzluğa mahkûmdur?
Aşkı mı aramaktadır?
Yoksa aşkın nasıl görünmesi gerektiğine dair hayalini mi?
Flaubert’in keskinliği de burada ortaya çıkar.
Emma’yı yalnızca suçlamaz.
Onu bütünüyle masumlaştırmaz da.
Onun arzularını, bencilliğini, yalnızlığını, hayal kırıklıklarını ve kaçma isteğini aynı soğukkanlılıkla gösterir. Charles’ın sıradanlığı kadar Emma’nın sürekli başka bir hayat istemesini de gözler önüne serer.
Bu nedenle Madam Bovary, yalnızca evlilik ve yasak aşklar üzerine bir roman değildir.
Tüketme arzusunun, toplumsal statü özleminin, romantik hayallerin ve insanın kendi hayatından duyduğu memnuniyetsizliğin romanıdır.
Flaubert’in gerçekçi anlatımının önemli örneklerinden sayılan eser, yayımlandığı dönemde de ciddi tartışmalara yol açmış; yazar roman nedeniyle müstehcenlik suçlamasıyla yargılanmış ve 1857’de beraat etmiştir.
Madam Bovary, bir kadının yanlış seçimlerinden çok, hiçbir gerçeğin hayallerine yetişemediği bir insanın trajedisini anlatan edebiyat klasiği.
Emma hep başka bir yerde olmak ister.
Başka biriyle.
Başka bir hayatın içinde.
Ama insan nereye giderse gitsin yanında götürdüğü bir şey vardır:
Kendisi.
- Çevirmen
- Mehmet Can Uğur
- Çevirmen
- Lütfi Sungur
- Çevirmen
- İlkay S. Deniz
- Çevirmen
- İsmail Yerguz
- Çevirmen
- Ferhat Çınar