Bazı insanlar hayatımızdan gider.
Ama sesleri kalır.
Bir odanın sessizliğinde, eski bir eşyanın üzerinde, yarım bırakılmış bir cümlede ya da ansızın hatırlanan küçücük bir ayrıntıda yeniden karşımıza çıkarlar.
Şükrü Erbaş, **Yaşıyoruz Sessizce**’de sevginin ardından kalan boşluğa, ölümün insanın hayatında açtığı derin yaraya ve hatırlamanın ağır sessizliğine yöneliyor.
Bu şiirlerde aşk yalnızca birlikte geçirilen zaman değildir. Bir insanın yokluğunda bile onunla konuşmaya devam etmek, geçmişi bugünün içinde taşımak ve artık dokunulamayan bir hayatı sözcüklerle yeniden kurmaya çalışmaktır.
Kayıp büyüdükçe evler, sokaklar ve gündelik hayatın sıradan ayrıntıları başka anlamlar kazanır. Daha önce fark edilmeyen bir eşya, bir alışkanlık ya da bir ses; artık geri gelmeyecek bir insanın hatırasına dönüşür. Ölüm, yalnızca hayatın sona ermesi değil, geride kalanın dünyasını da bütünüyle değiştiren bir ayrılıktır.
Şükrü Erbaş, acıyı büyük sözlerle anlatmak yerine onun insanın içine yerleşen sessizliğine kulak verir. Özlemle yalnızlık, sevgiyle ölüm, geçmişle bugün aynı dizelerde birbirine karışır. Şiir, kaybedileni geri getiremez; fakat insanın onunla yeniden konuşabileceği bir yer açabilir.
**Yaşıyoruz Sessizce**, sevdiğini kaybetmenin ardından devam eden hayatı, belleğin unutmaya karşı direncini ve insanın yoklukla yaşamayı öğrenme çabasını anlatan derin ve sarsıcı bir şiir kitabı.
Çünkü bazı ayrılıklar bittiğinde bitmez.
İnsan yaşamaya devam eder.
Sevmeye devam eder.
Ve bazen bütün hayat, iki insan arasında artık yalnızca sessizce sürdürülen uzun bir konuşmaya dönüşür.