Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
10 Gösterim

Güz gelirken dünya biraz daha sessizleşir.

Ağaçlar yapraklarını bırakır, günler kısalır, ışık çekilir. İnsan da böyle zamanlarda dışarıdan çok kendi içine bakmaya başlar. Geçmişte kalan yüzler, söylenmeyen sözler, yarım bırakılmış sevgiler ve çoktan unutulduğu sanılan acılar yeniden hatırlanır.

Şükrü Erbaş, **Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları**’nda hayatın karşısına “Ömür Hanım”ı çıkarır ve onunla uzun, içten bir konuşmaya girişir.

Bu konuşmanın içinde yalnızlık vardır.

Aşk vardır.

Keder, ölüm, çocukluk, korku ve yaşamanın insana bıraktığı yorgunluk vardır.

Şair, insanın zaman karşısındaki çaresizliğini sorgularken yaşamın küçük ayrıntılarına tutunur. Geçip giden yılların ardından neyin kaldığını, insanın başka bir insanın iç dünyasına gerçekten ulaşıp ulaşamayacağını ve ölümün kaçınılmazlığını bilerek hayatın nasıl sürdürülebileceğini düşünür.

Ömür Hanım kimi zaman karşısında duran bir kadın, kimi zaman hayatın kendisi, kimi zamansa şairin kendi yalnızlığına verdiği bir isim gibidir. Ona yöneltilen her soru, yavaş yavaş okurun da sorusuna dönüşür.

Çünkü insan yaş aldıkça yalnızca geleceğe doğru ilerlemez.

Geride bıraktıklarına da daha sık döner.

Şükrü Erbaş, şiirle düzyazı arasındaki sınırları silen diliyle gündelik hayatın içindeki büyük varoluş sorularını sade ama derin bir anlatıya dönüştürüyor. Bir güz mevsiminin hüznünden insan ömrünün geçiciliğine, kişisel yalnızlıktan sevginin iyileştirici gücüne uzanan metin, okuru kendi hayatının sessiz odalarına çağırıyor.

**Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları**, insanın kendisine, geçmişine ve kaçınılmaz sona doğru yaptığı içten bir yolculuk.

Bazı soruların cevabı yoktur.
Bazı acılar bütünüyle geçmez.
Bazı insanlar da hayatımızdan gitse bile içimizde konuşmaya devam eder.
Ve belki güz, yalnızca yaprakların değil, insanın da kendisine dönme mevsimidir.