İnsan yalnızca kendi acısıyla mı yaşar?
Yoksa bir babanın suskunluğu, bir çocuğun korkusu, uzak bir coğrafyada yaşanan ölüm, yoksulluk ve başkasının yarası da zamanla insanın içine mi yerleşir?
Şükrü Erbaş, **Bütün Şiirleri - 2**’de bireyin en mahrem duygularından yaşadığı toplumun büyük kırılmalarına uzanan geniş bir şiir dünyası kuruyor.
**Bütün Mevsimler Güz, Dicle Üstü Ay Bulanık, Kül Uzun Sürer** ve **Derin Kesik** kitaplarını bir araya getiren bu ciltte aşk, yalnızlık, çocukluk, baba, ölüm ve geçip giden zaman; yoksulluk, şiddet, eşitsizlik ve insanın insana yaşattığı acılarla yan yana duruyor.
Erbaş’ın şiirinde insanın iç dünyasıyla dışarıdaki hayat birbirinden ayrılmaz. Bir evin sessizliği memleketin sessizliğine, kişisel bir kayıp başkalarının acısına, çocukluktan kalan bir korku yıllar boyunca taşınan toplumsal bir yaraya dönüşebilir. Şair, en kişisel duyguların içinde bile yaşanılan çağın izlerini arar.
Bu şiirlerde güz yalnızca bir mevsim değildir. Eksilen zamanın, yaşlanmanın, ayrılığın ve geri getirilemeyen günlerin rengidir. Kül, ateş söndükten sonra kalan hafızadır. Kesik ise insanın hem kendi hayatında hem de dünyanın karşısında taşıdığı, zaman geçse de bütünüyle kapanmayan yaradır.
Ama Şükrü Erbaş’ın şiiri yalnızca kederin şiiri değildir. Sevmenin, hatırlamanın, itiraz etmenin ve başka bir insanın acısına kayıtsız kalmamanın da şiiridir. İnsan kırılır, yalnızlaşır, kaybeder; yine de başka bir insana doğru yürümekten vazgeçmez.
**Bütün Şiirleri - 2**, Şükrü Erbaş’ın şiirsel yolculuğunda bireysel duyarlılıkla toplumsal vicdanın güçlü biçimde buluştuğu bir dönemi bir araya getiriyor. Dört ayrı kitabın içinden geçen ortak ses, okuru hem kendi geçmişine hem de yaşadığı dünyanın yaralarına bakmaya çağırıyor.
Çünkü bazı acılar geçmez.
Bazı suskunluklar yıllarca konuşur.
Ve insan, yalnızca kendi yarasıyla değil, gördüğü hâlde unutamadığı bütün yaralarla yaşar.