Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
29 Gösterim

Yaşadığın hayatı kim yarattı?

Koşullar mı?

Diğer insanlar mı?

Şans mı?

Yoksa sen mi?

Stefano D’Anna’nın yolculuğu, hayatının istediği gibi gitmediğini düşünen sıradan bir insanın huzursuzluğuyla başlar.

Başarısızlıklar vardır.

Kaybedilenler vardır.

Gerçekleşmeyen hayaller vardır.

Ve bütün bunların sorumluluğunu yükleyebileceği sayısız neden…

Ta ki Dreamer ile karşılaşana kadar.

Dreamer’ın söyledikleri rahatlatıcı değildir.

Çünkü ona göre insanın hayatında yaşadığı şeylerin sorumluluğunu sürekli dış dünyaya yüklemesi, kendi gücünden vazgeçmesinin başka bir biçimidir.

Dünya değişmeden önce insan değişmelidir.

Dışarıdaki savaşın kaynağı içeride olabilir.

Korkular, şikâyetler, öfke, kıskançlık ve başarısızlık duygusu yalnızca yaşananların sonucu değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin de parçalarıdır.

Dreamer, öğrencisini cevaplarla rahatlatmak yerine sorularla huzursuz eder.

Gerçekten ne istiyorsun?

Hayatının ne kadarını bilinçli olarak seçtin?

Kaç kararını korkudan verdin?

Ve kendine anlattığın hikâyelerin ne kadarı gerçekten sana ait?

Bu sorular ilerledikçe anlatıcı için mesele artık daha başarılı olmak değildir.

Başka biri olmak değil, kendi hayatının gerçek sorumluluğunu üstlenebilecek bir bireye dönüşmektir.

Tanrılar Okulu’nun düşünce dünyasında insan edilgen bir kurban olarak görülmez. D’Anna, dış dünyayı insanın içsel durumuyla ilişkilendirir ve kişinin düşünceleri, korkuları ve duygularıyla yüzleşmeden kalıcı bir dönüşüm yaşayamayacağını savunur.

Buradaki “Tanrı” düşüncesi de insanın doğaüstü bir varlığa dönüşmesinden çok, kendi yaşamının sorumluluğunu başkasına bırakmayan birey fikri etrafında şekillenir.

Çünkü insan sürekli başkalarını suçladığı sürece değiştirme gücünü de onlara teslim eder.

Ama sorumluluğu kendisine aldığında başka bir ihtimal ortaya çıkar:

Kendi hayatını yeniden kurabilmek.

Tanrılar Okulu, kader, özgür irade, korku, sorumluluk, düş kurma ve bireysel dönüşüm üzerine uzun bir içsel yolculuk.

Hazır cevaplar vermekten çok okura kendi hayatına başka bir yerden bakmasını öneriyor.

Belki de insanın aşması gereken en büyük engel dünya değildir.

Kendi korkularıdır.

Kendi alışkanlıklarıdır.

Kendi sınırlarıdır.

Ve belki gerçek okul da tam burada başlar:

İnsanın kendisiyle karşılaştığı yerde.