Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
17 Gösterim

Bir rüya ile başlar Yusuf’un hikâyesi.

Gökte on bir yıldız, güneş ve ay ona doğru eğilir.

Babası Yakup, bu rüyanın sıradan olmadığını bilir. Fakat bazen güzel bir geleceğin haberi, ona ulaşmadan önce uzun bir sınavın başlangıcıdır.

Yusuf’un güzelliği ve babasının ona duyduğu derin sevgi, kardeşlerinin kalbinde kıskançlığa dönüşür. Bir kuyu, bir gömlek ve söylenen büyük bir yalan, Yusuf’u baba ocağından koparıp bambaşka bir hayata sürükler.

Yolu Mısır’a uzanır.

Ve orada Züleyha vardır.

Yusuf’un güzelliği karşısında bütün bildiklerini unutan Züleyha için aşk, giderek arzunun sınırlarını aşan yakıcı bir imtihana dönüşür. Yusuf ise kendisine sunulan kolay yolu reddederek bedeli ne olursa olsun inandığı hakikate bağlı kalmayı seçer.

Böylece kuyu ile saray, ayrılık ile kavuşma, suçlama ile masumiyet, arzu ile teslimiyet aynı hikâyenin içinde birbirine bağlanır.

Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha’da yüzyıllardır anlatılan kadim kıssayı kendine özgü şiirsel diliyle yeniden kuruyor. Yalnızca Yusuf’un ve Züleyha’nın değil; Yakup’un bekleyişinin, kardeşlerin kıskançlığının, iftiraya karışanların ve hatta hikâyenin sessiz tanıklarının sesine kulak veriyor.

Bu anlatıda aşk yalnızca kavuşmak değildir.

Beklemektir.

Yanmak, vazgeçmek, değişmek ve insanın sevdiği şey üzerinden kendisini tanımasıdır.

Yusuf ile Züleyha, aşkın insanı nasıl sınadığını, güzelliğin nasıl bir imtihana dönüşebildiğini ve en karanlık kuyuların bile bir yolculuğun sonu olmayabileceğini anlatan şiirsel ve derinlikli bir eser.

Çünkü bazı hikâyelerde kuyu düşüş değildir.

Bazı ayrılıklar son değildir.

Ve bazen insan, aradığı sevgiliye ulaşmadan önce aşkın kendisini değiştirmesine izin vermek zorundadır.