Bir tren istasyondan ayrılırken yalnızca yolcularını değil, geride bırakılan evleri, yarım kalan konuşmaları ve başka bir ülkede kurulmaya çalışılan hayatları da taşır. Almanya’nın sanayi kentlerinde çalışan göçmenler için her yolculuk, memleket ile gurbet arasında yeniden kurulan ince bir bağdır. Fakat trenler mesafeleri kısaltsa da insanın içindeki uzaklığı her zaman gideremez.
Fakir Baykurt, **Duisburg Treni**’ndeki öykülerinde Almanya’ya çalışmak için giden Türklerin gündelik yaşamlarına yönelir. Fabrikalarda ağır koşullar altında çalışanlar, yabancı bir dili anlamaya uğraşanlar, dar evlerde kalabalık ailelerini ayakta tutmaya çalışanlar ve çocuklarının geleceği için kaygılananlar bu sayfalarda kendi sesleriyle konuşur. Bir yanda geride bırakılan memleketin özlemi, diğer yanda tutunulması gereken yeni bir hayat vardır.
Baykurt, göçmenliği yalnızca başka bir ülkeye yerleşmek olarak anlatmaz. İnsanların işyerlerinde, okullarda, hastanelerde ve devlet dairelerinde karşılaştıkları güçlükleri; kültürler arasında sıkışan aileleri ve ne bütünüyle geride bıraktıkları yere ne de yaşadıkları ülkeye ait hissedebilenleri görünür kılar. En ağır koşulların içinde bile mizahını, dayanışmasını ve umudunu kaybetmeyen sıradan insanların direncini canlı bir anlatımla ortaya koyar.
**Duisburg Treni**, emeğin, gurbetin ve aidiyet arayışının iç içe geçtiği güçlü bir öykü kitabıdır. Fakir Baykurt, Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamlarından yola çıkarak insanın kendi ülkesinden ne kadar uzaklaşabileceğini, fakat taşıdığı geçmişten hiçbir zaman bütünüyle ayrılamayacağını anlatır. Çünkü bazı trenler insanı yalnızca başka bir kente değil, iki ayrı hayatın tam ortasına götürür.