Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
11 Gösterim

İnsan en çok nerede yalnız kalır?

Kalabalıkların arasında mı, sevdiği birinin yanında mı, yoksa artık kimseye içini dökemediği anda mı?

Şükrü Erbaş, **İnsanın Acısını İnsan Alır**’da insanın hayat boyunca taşıdığı en tanıdık duyguların peşine düşüyor. Sevmeyi, ayrılmayı, özlemeyi, yaşlanmayı, kaybetmeyi ve bütün bunların arasında kendine küçük bir yaşam alanı açmaya çalışan insanı anlatıyor.

Onun dünyasında ayrılık yalnızca birinin gitmesi değildir. Bazen iki insan aynı evde yaşarken birbirine ulaşamaz. Bazen söylenecek sözler tükenir, bazen insan kendi sesini kalabalığın içinde kaybeder. Sevgi ise büyük cümlelerden çok küçük davranışlarda, bir bakışta, bir bekleyişte ve insanın başka bir insanın acısına dokunabilmesinde kendisini gösterir.

Erbaş, gündelik hayatın kolayca gözden kaçan ayrıntılarından yola çıkar. Bir ev, bir sokak, yaşlanan bir beden, uzaklaşan bir sevgili, çocuklukta kalmış bir anı… Bütün bunlar onun dilinde insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin parçalarına dönüşür.

Şiirle düzyazı arasındaki sınırların silindiği metinlerde yalnızlık yalnızca kişisel bir duygu değildir. Yoksulluk, eşitsizlik, suskunluk ve insanların birbirine giderek yabancılaşması da bu yalnızlığın içindedir. Erbaş, insanın iç dünyasına bakarken yaşadığı toplumdan uzaklaşmaz; bireysel acıyla toplumsal acının birbirine değdiği noktaları görünür kılar.

**İnsanın Acısını İnsan Alır**, hayatın büyük cevaplarını vermekten çok insanın uzun zamandır içinde taşıdığı sorulara yaklaşan bir kitap. Kimi zaman bir deneme, kimi zaman bir iç konuşma, kimi zamansa düzyazıya dönüşmüş bir şiir gibi ilerleyen metinler, okuru kendi kayıplarıyla, sevgileriyle ve sessizlikleriyle baş başa bırakıyor.

Çünkü insanın yarasını zaman hafifletebilir.
Ama bazı acıları gerçekten azaltan tek şey başka bir insandır.
Belki de bu yüzden, insanın acısını yine insan alır.