İnsan, hayatın hangi noktasında kendisine dönüp bakmaya başlar?
Yollar biraz uzadığında, sevinçler eksildiğinde, geçmiş bugünden daha kalabalık hâle geldiğinde mi? Yoksa insan bütün ömrü boyunca, farkında olsun ya da olmasın, kendi içinde aynı soruların çevresinde mi dolaşır?
Şükrü Erbaş, **Çekilme Suları / Bütün Yazıları 2**’de insanın kendisiyle, geçmişiyle ve yaşadığı dünyayla sürdürdüğü uzun hesaplaşmaya yöneliyor.
**Çekilme Suları** ve **Sarkacın Kalbi** kitaplarını bir araya getiren bu ciltte yolculuklar, kentler, yalnızlıklar, aşklar, pişmanlıklar ve zamanın insanın üzerinde bıraktığı izler birbirine karışıyor. Bir sokak, bir tren yolculuğu, geçmişte kalmış bir kadın, çocukluktan taşınan bir görüntü ya da gecenin içinden geçen küçük bir düşünce; insan hayatının daha büyük sorularına açılıyor.
Erbaş’ın düzyazısında insan hiçbir zaman yalnızca kendisinden ibaret değildir. Yaşadığı şehirlerin, karşılaştığı insanların, sevdiği ve incittiği kişilerin izlerini üzerinde taşır. Kendi yalnızlığının içinde bile başka hayatların sesleri vardır.
Zaman ilerledikçe hayatın suları çekilir.
Geride daha önce görünmeyen taşlar, yaralar, güzel pişmanlıklar ve unutulduğu sanılan yüzler kalır. İnsan, yaşadıklarını değiştiremez; ama onlara yeniden bakabilir. Kendisine hangi hayatların değdiğini, kimlerin eksikliğini taşıdığını ve geride bıraktığı insanların içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini görebilir.
**Çekilme Suları / Bütün Yazıları 2**, şiirle denemenin birbirine yaklaştığı diliyle yalnızlık, aşk, zaman, bellek ve insan olmanın ağır sorumluluğu üzerine düşünsel bir yolculuk sunuyor. Şükrü Erbaş, okuru büyük cevaplara değil, kendi hayatının sessizce biriktirdiği sorulara götürüyor.
Çünkü insanın içinden zaman da geçer.
Sular çekilir.
Kalabalıklar dağılır.
Ve geriye, bütün bir ömür boyunca kendisinden sakladığı şeylerle baş başa kalan insan kalır.