Savaş bittiğinde herkes eve dönemez.
Bazıları için savaş, silahlar sustuktan sonra başlar.
Amir, Bosna Savaşı’nı hatırlamayacak kadar küçüktür.
Ama savaş onu hiç bırakmamıştır.
Çünkü onun doğumu, kendisinin seçmediği bir geçmişin sonucudur.
Bosna’da kadınların sistematik cinsel şiddete maruz bırakıldığı yıllarda binlerce çocuk dünyaya gelir. Annelerinin yaşadığı travmanın, toplumun suskunluğunun ve savaşın bıraktığı utancın gölgesinde büyüyen bu çocukların bir kısmı yıllarca kim olduklarını bile bilmeden yaşar.
Amir de onlardan biridir.
Çocukluğundan beri kendisinde açıklayamadığı bir eksiklik hisseder.
Geçmişi hakkında söylenmeyen şeyler vardır.
Sorularına tam cevap verilmez.
Ailesinin suskunluğu, zamanla onun zihninde daha büyük bir boşluğa dönüşür.
Sonunda gerçek karşısına çıktığında ise yalnızca anne ve babasının kim olduğunu öğrenmez.
Kendisinin nasıl dünyaya geldiğini de öğrenir.
Ve o andan sonra bütün hayatını yeniden düşünmek zorunda kalır.
Annesinin gözünde kimdir?
Bir evlat mı?
Savaşın hatırlatmak istemediği bir gecesinin izi mi?
Bir suçun sonucu mu?
Yoksa bütün bunlardan bağımsız olarak kendi hayatını kurmaya hakkı olan bir insan mı?
Amir’in asıl savaşı burada başlar.
Çünkü insan doğduğu koşulları seçemez.
Ama başkalarının ona yüklediği suçluluğu taşıyıp taşımayacağına karar vermek zorundadır.
Annesinin yaşadığı acıyı anlamaya çalışırken, kendi varlığının o acıyla nasıl ilişkilendirildiğiyle de yüzleşir. Anne ile oğulun yaraları aynı kaynaktan gelir; fakat biri diğerinin yarasını kolayca iyileştiremez. Kitabın yayınevi tanıtımında da Amir’in kendisini “lanet” ya da “kara leke” olarak görmeyi reddetmesi ve hem kendisini hem annesini savaşın yaraladığı insanlar olarak tanımlaması bu çatışmanın merkezine yerleştirilir.
Sinan Akyüz, Ben, Amir’de Bosna Savaşı’nın daha az konuşulan sonuçlarından birine bakıyor:
Savaş sırasında doğan çocuklara.
Onlar savaşın kararlarını vermediler.
Silah taşımadılar.
Kimseye zarar vermediler.
Ama kimliklerinin üzerinde kendilerinden önce yaşanmış bir savaşın yükünü taşımak zorunda kaldılar.
Roman böylece yalnızca “Benim babam kim?” sorusunun peşinden gitmiyor.
Daha ağır sorular soruyor:
Bir insan ebeveynlerinin yaptıklarıyla tanımlanabilir mi?
Bir annenin travması çocuğuna duyduğu sevgiyi değiştirebilir mi?
Toplum savaşın mağdurlarını korumak yerine onları geçmişin utancıyla baş başa bıraktığında yeni yaralar yaratmaz mı?
Ve insan kendisine ait olmayan bir suçun gölgesinden çıkıp kendi kimliğini kurabilir mi?
Ben, Amir – Savaşın Unutulan Çocuğu, Bosna Savaşı’nın cephelerden ve katliamlardan sonraki sessiz yüzüne; yıllarca görünmeden yaşayan çocuklara ve onların kimlik arayışına odaklanan ağır bir roman.
İncir Kuşları savaşın ortasında kalan kadınlara,
Meyra savaşın insan ruhunda bıraktığı yaralara bakmıştı.
Ben, Amir ise savaş bittikten yıllar sonra bile bedel ödemeye devam eden bir kuşağa yöneliyor.
Çünkü savaşların tarih kitaplarında yazılan bir bitiş tarihi vardır.
İnsanların içinde ise olmayabilir.
Amir savaş başladığında karar verecek yaşta değildi.
Ama yıllar sonra kendisine bırakılan en zor soruya cevap vermek zorunda:
“Ben kimim?”