Mücella daha dünyaya gelmeden hayat onun için bazı kararlar vermiştir.
O büyürken zaman değişir, şehir değişir, ülke değişir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1970’lere uzanan yıllar boyunca sokaklardan insanlar geçer, evler dolar ve boşalır, savaşların ve yoklukların gölgesi gündelik hayatın içine kadar girer.
Mücella ise çoğu zaman aynı pencerenin ardından hayatı seyretmeye devam eder.
Çeyiz işler.
Evin düzenini korur.
Annesinden öğrendiği kurallara bağlı kalır.
Bir genç kızın nasıl davranması, nerede durması, ne kadar konuşması ve hayatını nasıl yaşaması gerektiğine dair görünmez sınırlar onun dünyasını giderek daraltır.
Oysa dışarıda hayat bütün hızıyla akmaktadır.
Aşklar yaşanır, evlilikler yapılır, çocuklar doğar, insanlar başka şehirlere gider. Bazı sevgiler tamamlanır, bazıları daha başlamadan yarım kalır. Mücella bütün bunların ortasında beklerken neyi beklediğini kendisi de tam olarak bilemez.
Yıllar geçtikçe çeyiz sandıkları dolar.
Fakat insanın hazırladığı her şey mutlaka yaşayacağı bir hayata dönüşmez.
Nazan Bekiroğlu, Mücella’da bir kadının sessizce geçen ömrünü anlatırken aynı zamanda bir dönemin evlerini, mahallelerini, alışkanlıklarını ve kadınlık hâllerini de görünür kılıyor. Kumaşlardan işlemelere, kokulardan eski ev eşyalarına kadar gündelik hayatın küçük ayrıntıları, kaybolmakta olan bir dünyanın hafızasına dönüşüyor.
Romanın asıl hüznü büyük felaketlerden çok, yaşanmadan geçen zamanın içinde saklıdır.
Mücella’nın hayatında her şey eksik değildir.
Ama belki de asıl eksiklik, kendi hayatının merkezinde yeterince yer alamamış olmasıdır.
Mücella, beklemek, vazgeçmek, aile, kadınlık ve geçip giden zaman üzerine incelikli bir roman.
Çünkü bazen insanın hayatından hiçbir şey koparılıp alınmaz.
Hiçbir büyük felaket yaşanmaz.
Yalnızca günler birbirini takip eder.
Ve insan bir gün dönüp baktığında, uzun zamandır hayatı yaşamaktan çok onu seyretmekte olduğunu fark eder.