Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
12 Gösterim

İnsan yalnızca bir kez yaşayacaksa, yaptığı seçimlerin gerçekten bir ağırlığı var mıdır?
Yoksa her şey bir kez olup geçtiği için hayat dayanılmaz derecede hafif midir?

Tomas, Prag’da yaşayan başarılı bir cerrahtır.
Özgürlüğüne düşkündür.
Aşk ile cinselliği birbirinden ayırabileceğine inanır; hayatını hiçbir insana bütünüyle bağlanmadan sürdürebileceğini düşünür.

Sonra Tereza ile tanışır.
Tereza onun hayatına küçük bir bavulla girer ama beraberinde Tomas’ın yıllardır uzak durduğu başka bir şeyi de getirir:
Bağlılığı.

Tomas Tereza’yı sever.
Ama alışkanlıklarından vazgeçmez.

Tereza ise sevginin bölünebileceğine inanamaz. Tomas’ın başka kadınlarla kurduğu ilişkiler onun dünyasında yalnızca kıskançlık yaratmaz; kendi bedenine, değerine ve sevilip sevilmediğine dair derin bir sorgulamaya dönüşür.

Onların arasında bir de Sabina vardır.
Ressam.
Bağımsız.
Bağlardan, kimliklerden ve kendisine dayatılan bütün kesinliklerden kaçmaya çalışan bir kadın.
Sabina için hayatın anlamı çoğu zaman ağırlıktan kurtulmakta saklıdır.

Fakat insan her şeyden kurtulduğunda gerçekten özgürleşir mi?
Yoksa geriye tutunabileceği hiçbir şey kalmadığında hafiflik de başka bir yalnızlığa mı dönüşür?
Sabina’nın hayatına giren Franz ise onun tam karşı kutbunda durur.
Aşka, büyük düşüncelere ve anlamlı eylemlere inanır.
Bir insanın hayatının bir şeye bağlanarak değer kazanabileceğini düşünür.

Böylece dört insan aynı sorunun farklı cevaplarına dönüşür:
Hayatı ağırlaştıran şeyler bizi tutsak mı eder, yoksa hayatımıza anlam mı verir?

Arka planda ise Çekoslovakya’nın kaderi değişmektedir.
1968’de Sovyet tankları Prag’a girer.

İnsanların özel hayatlarıyla siyasetin dünyası artık birbirinden ayrı değildir. Tomas’ın mesleği, Tereza’nın fotoğrafları, Sabina’nın ülkeden ayrılışı ve hepsinin gelecek hakkındaki kararları siyasal baskının gölgesinde şekillenir.

Kundera burada yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmaz.

Romanın akışı sık sık durur.

Anlatıcı karakterlerin hayatından uzaklaşıp Nietzsche’nin ebedî dönüş düşüncesine, rastlantıya, bedene, ihanete, kitsch’e, hafızaya ve insanın kendi hayatına verdiği anlam üzerine düşünmeye başlar.

Çünkü romanın temel sorusu belki de “Tomas kimi seviyor?” değildir.

Daha büyük bir sorudur:
Bir kez yaşadığımız hayatın doğru yaşanıp yaşanmadığını nasıl bilebiliriz?

İnsan verdiği bir kararın başka türlü sonuçlanıp sonuçlanmayacağını hiçbir zaman öğrenemez.

Çünkü hayatın provası yoktur.
Bir seçim yapılır.
Bir yol seçilir.
Ve diğer ihtimal sonsuza kadar yaşanmamış olarak kalır.
İşte bu yüzden hafiflik özgürlük gibi görünebilir.
Ama aynı zamanda anlamsızlık da yaratabilir.
Ağırlık insanı ezebilir.
Ama aynı zamanda onu dünyaya bağlayabilir.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, aşk, sadakat, özgürlük, beden, siyaset ve insanın kendi varoluşuna yüklediği anlam üzerine kurulu; romanla felsefeyi sürekli birbirine yaklaştıran güçlü bir Kundera eseri. İletişim Yayınları’nın kitabı sunarken aktardığı Kundera yaklaşımı da romanı, yazarın itirafından çok, “tuzak haline gelmiş dünyada insan hayatının araştırılması” olarak konumlandırır.

Bazı insanlar bağlardan kaçar.
Bazıları bağlanmak ister.
Bazıları gitmekte özgürlüğü bulur.
Bazıları kalmakta.

Ama sonunda herkes aynı soruyla karşılaşır:
Yaşamı taşınamayacak kadar ağır yapan şeylerle, onu dayanılmaz derecede hafif bırakan şeyler arasında insan kendisine nasıl bir hayat kuracaktır?