Bir insan öldüğünde ondan geriye ne kalır?
Yüzü mü?
Adı mı?
Yaptıkları mı?
Başkalarının onun hakkında anlattığı hikâyeler mi?
Yoksa yıllar sonra artık kendisine ait olmaktan çıkmış bir imge mi?
Milan Kundera, Ölümsüzlük’te insanın ölümden sonra yaşamaya devam etme arzusundan çok daha karmaşık bir şeyin peşine düşüyor:
Başkalarının hafızasında kim olarak kalacağımızın.
Her şey küçücük bir hareketle başlar.
Yaşlı bir kadın yüzme havuzundan ayrılırken elini kaldırıp genç bir kız gibi neşeyle salladığında, onu izleyen anlatıcının zihninde bir isim belirir:
Agnes.
Böylece henüz var olmayan bir kadın, tek bir jestten doğar.
Agnes, kocası Paul ve kız kardeşi Laura ile birlikte modern hayatın içinde yaşarken, birbirlerinden son derece farklı biçimlerde sevmenin, görünmenin ve var olmanın yollarını ararlar. Agnes dünyadan biraz uzaklaşmak, kendi sessizliğine yaklaşmak isterken Laura tam tersine görülmek, hissedilmek ve varlığını başkalarının hayatında güçlü biçimde bırakmak ister.
İki kardeş arasındaki farklılık giderek daha temel bir soruya dönüşür:
İnsan kendisi için mi yaşar, başkalarının gözündeki görüntüsü için mi?
Çünkü hayatımız boyunca yalnızca kendimizi yaratmayız.
Başkaları da bizim bir görüntümüzü yaratır.
Bir sözümüzü hatırlarlar.
Bir davranışımızı büyütürler.
Bir hatamızı yıllarca taşırlar.
Ve sonunda bizim kim olduğumuzla insanların bizi nasıl hatırladığı arasında büyük bir mesafe oluşabilir.
Kundera bu düşünceyi yalnızca Agnes’in dünyasında bırakmaz.
Yüzyıllar geriye gider ve Goethe ile Bettina von Arnim arasındaki ilişkiye bakar. Bettina’nın Goethe’yle kurduğu bağ, zamanla yalnızca kişisel bir ilişki olmaktan çıkar; Goethe’nin ölümden sonra nasıl hatırlanacağı ve Bettina’nın onun hikâyesindeki yerini nasıl kuracağı meselesine dönüşür. Roman, Goethe ile Hemingway’i ölüm sonrasında karşılaştıracak kadar da kurmacanın sınırlarıyla oynar.
Burada ölümsüzlük artık bedenin sonsuza kadar yaşaması değildir.
İnsanın imgesinin yaşamaya devam etmesidir.
Ama bunun rahatsız edici bir tarafı vardır.
İnsan öldükten sonra kendi hikâyesini kontrol edemez.
Başkaları anlatır.
Yorumlar.
Değiştirir.
Belki yüceltir.
Belki küçültür.
Ve sonunda ortaya çıkan kişi, yaşamış olan insanla aynı olmayabilir.
Ölümsüzlük, tam da bu nedenle yalnızca Agnes’in, Laura’nın ya da Paul’ün hikâyesi değildir.
Kundera roman boyunca anlatının içine girer, karakterlerinin nasıl ortaya çıktığını gösterir, hikâyeyi kesip aşk, yüz, rastlantı, beden, hafıza ve insanın kendisi hakkında düşünmeye başlar. Romanın yedi bölümlük yapısı da birbirinden farklı görünen bu temaları ve kişileri aynı düşünsel bütün içinde birleştirir.
Bir insan görünmeden yaşayabilir mi?
Sevilmek ile hatırlanmak aynı şey midir?
Şöhret gerçekten ölümsüzlük müdür?
Ve insanın başkalarının zihninde bıraktığı görüntü, bir süre sonra kendi hayatından daha güçlü hâle gelebilir mi?
Ölümsüzlük, aşkın ve ölümün ötesinde, insanın kendi görüntüsüyle kurduğu ilişkiyi sorgulayan; roman, felsefe ve denemeyi birbirine karıştıran özgün bir Kundera eseri.
Çünkü insan ölümden korkabilir.
Unutulmaktan da.
Ama Kundera daha tuhaf bir ihtimali hatırlatır:
Belki asıl sorun unutulmak değildir.
Hatırlanırken artık kendimiz olmamaktır.
- Çevirmen
- Aysel Bora
- Çevirmen
- İsmail Yerguz