Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Okunma
0 Beğeni
15 Gösterim

Jane Eyre çocukluğundan beri kendisine ait bir yer arar.

Sevgi görmediği akrabalarının evinde büyür, ardından sert kurallarla yönetilen bir yatılı okula gönderilir. Yoksunluk, yalnızlık ve haksızlıklarla geçen yıllar ona boyun eğmeyi değil, kendi değerini korumayı öğretir.

Genç bir kadın olduğunda Thornfield Malikânesi’nde mürebbiye olarak çalışmaya başlar.

Burada evin sahibi Edward Rochester’la tanışır.

Rochester sert, karanlık ve kolay anlaşılamayan bir adamdır. Jane ise toplumdaki konumunun kendisine biçtiği sınırları kabul etmeye niyetli değildir. Aralarında giderek güçlenen yakınlık, sınıf farklarının ve yerleşik kuralların ötesine geçen bir bağa dönüşür.

Fakat Thornfield’ın duvarları arasında açıklanamayan şeyler vardır.

Geceleri duyulan tuhaf kahkahalar…

Kapalı kapılar…

Kimsenin açıkça konuşmak istemediği olaylar…

Jane, Rochester’a yaklaştıkça malikânenin geçmişinde saklanan bir sırrın gölgesine de yaklaşır. Sevdiği adamla kurmayı hayal ettiği gelecek, karşısına çıkan gerçekle birlikte bambaşka bir sınava dönüşür.

Charlotte Brontë, Jane Eyre’de yalnızca büyük bir aşk hikâyesi anlatmaz. Kadının kendi hayatını seçme hakkını, ekonomik bağımsızlığı, sınıfsal eşitsizlikleri, vicdan ile tutku arasındaki çatışmayı ve insanın onurundan vazgeçmeden sevebilmesinin ne anlama geldiğini sorgular.

Jane’in gücü, karşısına çıkan bütün engelleri kolayca aşmasından değil; sevgiye duyduğu ihtiyaca rağmen kendisini kaybetmemesinden gelir. Başkalarının onun için belirlediği hayata boyun eğmek yerine, ne pahasına olursa olsun kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenir.

Jane Eyre, aşk ile özgürlüğün, tutku ile vicdanın karşı karşıya geldiği; bir genç kadının kendi sesini, değerini ve hayattaki yerini bulma mücadelesini anlatan zamansız bir klasik.

Çünkü sevmek, kendinden vazgeçmek değildir.

Ve bazen insanın ulaşması gereken en önemli yer, başka birinin kalbi değil, kendi hayatının sahibi olabildiği yerdir.