Bir piyanist olmakla piyano çalarak hayatta kalmak aynı şey değildir.
Billy Henshaw bunu çok iyi bilir.
Yeteneklidir.
Müziği sever.
Ama hayat ona büyük konser salonlarını değil, sessiz filmlerin gösterildiği sinemaları, meyhaneleri ve eğlence yerlerini vermiştir.
Perdede kovalamacalar başladığında hızlanır.
Aşk sahnelerinde yavaşlar.
Kahraman tehlikedeyse gerilimi yükseltir.
Çünkü henüz filmlerin sesi yoktur.
Ve hikâyeye ses vermek, salonun bir köşesindeki piyanoçalanın görevidir.
Billy’nin yanında ise kızı Ellen vardır.
Annesini küçük yaşta kaybeden Ellen için çocukluk; babasının müziği, geçim sıkıntısı, içki, pansiyon odaları ve eğlence dünyasının birbirinden renkli insanları arasında geçer. Baba ile kızın hayatı düzenli değildir; ama müzik nereye giderlerse gitsinler peşlerinden gelir.
1920’lerin Manchester ve Blackpool’u onların sahnesidir.
Sessiz sinemalar…
Müzikholler…
Barlar…
Ucuz eğlenceler…
Gece geç saatlere kadar çalışan müzisyenler…
Bir sonraki günün parasını çıkarmaya uğraşan insanlar…
Burgess bütün bu dünyaya yalnızca yoksulluğun karanlığından bakmaz. Gürültüsünü, mizahını, taşkınlığını ve insanlarının hayata tutunma biçimlerini de anlatır. Manchester University Press’in tanımıyla roman, Burgess’in kendi gençliğinden tanıdığı 1920 ve 1930’ların işçi sınıfı Lancashire’ına sıcak ve buruk bir bakış taşır.
Billy müzikten vazgeçmez.
Bazen müzik onun yeteneğidir.
Bazen ekmek parası.
Bazen de hayatın bütün sıkıntılarına karşı elinde kalan tek şey.
Ellen büyüdükçe babasının dünyasını başka gözlerle görmeye başlar. Çocukken doğal kabul ettiği düzensizliklerin, yoksulluğun ve babasının zaaflarının anlamı değişir.
Onun kendi hayatı da beklenmedik yönlere savrulur.
Yıllar sonra geçmişe baktığında hatırladığı yalnızca başarısızlıklar değildir.
Bir dönemin sesidir.
Babasıdır.
Piyanonun başındaki adamdır.
Ve artık var olmayan bir eğlence dünyasıdır.
Piyanoçalanlar, müzik üzerine olduğu kadar baba ile kız arasındaki karmaşık bağ üzerine de bir roman.
Sevginin kusursuz insanlara duyulmadığını; bazen bizi hayal kırıklığına uğratan, kızdıran ve yine de hayatımızın sesinden çıkaramadığımız insanlara bağlı kaldığımızı anlatıyor.
Burgess, yoksullukla mizahı, taşkınlıkla hüznü ve anıyla kurmacayı birleştirerek kaybolmuş bir dönemin canlı portresini çiziyor. Romanın otobiyografik temeli de özellikle Burgess’in ailesi ve piyanist babasının yaşamından besleniyor.
Piyanoçalanlar, sahnenin ışıkları söndüğünde geriye kalanlara dair sıcak, hüzünlü ve yer yer kahkahalı bir roman.
Çünkü bazı insanların hayatı büyük salonlarda alkışlanmaz.
Müzikleri bittiğinde adları da unutulur.
Ama bir çocuk onları hatırlıyorsa,
piyano çalmaya bir yerlerde devam ederler.