William Cuthbert Faulkner, doğumda taşıdığı soyadıyla Falkner, 25 Eylül 1897’de Mississippi eyaletinin New Albany kasabasında doğdu. Murry Cuthbert Falkner ile Maud Butler Falkner’ın dört oğlunun en büyüğüydü.
Ailesi önce Ripley’e, 1902’de ise Oxford’a taşındı. Faulkner çocukluğunun ve yetişkinlik yaşamının büyük bölümünü, eserlerindeki kurgusal Jefferson kasabası ile Yoknapatawpha County’nin başlıca esin kaynağı olan bu Kuzey Mississippi çevresinde geçirdi.
Aile hikâyeleri, Amerikan İç Savaşı, Yeniden Yapılanma dönemi, toprak sahipliği ve Güney’in toplumsal dönüşümüyle ilgili anlatılarla büyüdü. Annesi Maud, büyükannesi Leila ve ailenin yanında çalışan Caroline Barr’ın hikâyeleri, okuma alışkanlığıyla tarih ve ırk ilişkisine yönelik ilgisinin gelişmesinde etkili oldu.
Düzenli okul yaşamına ilgisini zamanla kaybetti ve lise diploması almadan eğitimden ayrıldı. Şiir yazmaya, resim yapmaya ve Avrupa edebiyatını okumaya yöneldi; kendisinden yaşça büyük olan Phil Stone, ilk metinlerini değerlendiren ve edebiyatla ilişkisini destekleyen kişilerden biri oldu.
Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî havacılık programına kabul edilmeyince 1918’de Kanada’ya giderek Kraliyet Hava Kuvvetlerinin eğitim birliğine katıldı. Savaş sona ermeden pilot eğitimini tamamlayamadı ve muharebeye katılmadı; buna rağmen havacılık deneyimi sonraki öykü ve romanlarında tekrar eden bir malzemeye dönüştü.
Oxford’a döndükten sonra özel öğrenci statüsüyle Mississippi Üniversitesinde derslere katıldı fakat bir diploma programını tamamlamadı. Üniversitenin postanesinde çalıştı; bu görevi sırasında yazmayı, okumayı ve çevresindeki insanları gözlemlemeyi sürdürdü.
İlk kitabı The Marble Faun adlı şiir derlemesi 1924’te yayımlandı. Aynı yıl New Orleans’a giderek Sherwood Anderson’la tanıştı; gazeteler için kısa metinler yazdı ve kurmacaya daha düzenli biçimde yöneldi.
İlk romanı Soldier’s Pay 1926’da, New Orleans sanat çevresini hicveden Mosquitoes ise 1927’de yayımlandı. Bu kitaplar savaş sonrası kuşağın yönsüzlüğünü ve sanatçı çevrelerini işlerken Faulkner’ın daha sonra kuracağı Mississippi anlatı dünyasının henüz dışında kalıyordu.
Kuzey Mississippi’deki bir aileyi ve savaş sonrasındaki toplumsal değişimi konu alan Flags in the Dust, yayıncı tarafından kısaltılarak Sartoris adıyla 1929’da yayımlandı. Bu romanla Sartoris ailesi, Jefferson kasabası ve daha sonra Yoknapatawpha adını vereceği kurgusal bölge belirginleşmeye başladı.
Faulkner 1929’da çocukluk yıllarından beri tanıdığı Estelle Oldham Franklin’le evlendi. Çift, 1930’da Oxford’daki eski bir çiftlik evini satın aldı; Faulkner’ın Rowan Oak adını verdiği bu yapı yaşamının sonuna kadar ailesinin evi ve başlıca çalışma mekânı oldu.
The Sound and the Fury 1929’da yayımlandı. Compson ailesinin çözülüşünü farklı anlatıcıların bilinçleri, parçalanmış zaman düzeni ve birbirini tamamlamayan bakış açılarıyla kuran roman, Faulkner’ın modernist anlatımının temel eserlerinden biri oldu.
As I Lay Dying 1930’da, Sanctuary 1931’de yayımlandı. As I Lay Dying, Addie Bundren’ın cenazesini taşımaya çalışan ailenin yolculuğunu on beş anlatıcı üzerinden aktarırken Sanctuary suç, cinsel şiddet, ikiyüzlülük ve adalet düzenine yöneldi.
Sanctuarynin ticari başarısı Faulkner’ın daha geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağladı. 1932’den itibaren maddi ihtiyaçlar nedeniyle Hollywood’da MGM, Twentieth Century-Fox ve Warner Bros. gibi stüdyolar için aralıklı olarak senaryo yazdı; aynı yıl Light in August yayımlandı.
Absalom, Absalom! 1936’da yayımlandı. Thomas Sutpen’ın bir hanedan kurma girişimini farklı kişilerin eksik, çelişkili ve varsayıma dayalı anlatımlarıyla ele alan roman; kölelik, ırk, aile, cinsellik ve Güney tarihini tek bir kesin açıklamaya indirgenemeyen bir geçmiş olarak kurdu.
The Unvanquished 1938’de, The Wild Palms 1939’da, The Hamlet 1940’ta ve Go Down, Moses 1942’de yayımlandı. Bu eserlerde Sartoris, Snopes ve McCaslin aileleri aracılığıyla İç Savaş’tan modernleşmeye, toprak mülkiyetinden ırksal sömürüye uzanan geniş bir tarihsel alan oluşturdu.
1940’ların ortalarında eserlerinin bir bölümü baskı dışı kaldı ve Amerika’daki okur ilgisi azaldı. Malcolm Cowley’nin düzenlediği The Portable Faulkner 1946’da yayımlanarak farklı roman ve öyküler arasındaki Yoknapatawpha bağlantılarını görünür hâle getirdi; Intruder in the Dust ise 1948’de yayımlandı.
Faulkner, 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’ne çağdaş Amerikan romanına yaptığı güçlü ve sanatsal açıdan özgün katkı nedeniyle değer görüldü. Ödülü Aralık 1950’de Stockholm’de aldı ve konuşmasında yazarın insanın cesaretini, şefkatini, fedakârlığını ve dayanma gücünü hatırlatma sorumluluğunu vurguladı.
Requiem for a Nun 1951’de yayımlandı. Türkçede Bir Rahibeye Ağıt adıyla bilinen eser, Sanctuarydeki olaylardan sekiz yıl sonra Temple Drake Stevens ile Gowan Stevens’ın yaşamına döner.
Roman, Temple ve Gowan’ın çocuğunu öldürmekten idama mahkûm edilen Nancy Mannigoe’nun son günleri çevresinde gelişir. Sahne oyunu biçimindeki yedi bölüm ile Yoknapatawpha’nın hapishane, adliye ve yönetim yapılarının tarihini anlatan geniş düzyazı bölümlerini birleştirir.
A Fable 1954’te yayımlandı ve 1955’te hem Pulitzer Kurgu Ödülü’nü hem de Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen roman, askerî itaat, isyan, fedakârlık ve barış ihtimalini dinî anlatılarla ilişkilendirdi.
The Hamlet ile başlayan Snopes üçlemesini The Town 1957’de ve The Mansion 1959’da tamamladı. Üçleme, Snopes ailesinin kırsal alandan Jefferson’ın ekonomik ve siyasal yaşamına doğru ilerleyen yükselişini mülkiyet, çıkar ve modernleşme üzerinden anlattı.
Faulkner 1957 ve 1958’de Virginia Üniversitesinin ilk yazar konuğu olarak derslere, söyleşilere ve halka açık toplantılara katıldı. Romanları, anlatım teknikleri, ırk ilişkileri, yazarlık ve edebiyatın toplumsal görevi hakkında öğrencilerin sorularını yanıtladı; daha sonra üniversitede Amerikan edebiyatı dersleri de verdi.
Son romanı The Reivers 1962’de yayımlandı. Yirminci yüzyılın başındaki bir otomobil yolculuğunu çocukluktan yetişkinliğe geçiş, aile hafızası ve mizah aracılığıyla anlatan eser, ölümünden sonra 1963 Pulitzer Kurgu Ödülü’nü kazandı.
William Faulkner, 6 Temmuz 1962’de Mississippi’nin Byhalia kasabasında geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü. Oxford’daki St. Peter Mezarlığı’na defnedildi.
Rowan Oak daha sonra University of Mississippi tarafından yazarın yaşamına ve çalışmalarına ayrılmış bir müzeye dönüştürüldü. El yazmalarının, daktilo metinlerinin, mektuplarının ve kişisel kitaplığının önemli bir bölümü Virginia Üniversitesi koleksiyonlarında korunmaktadır. Bir Rahibeye Ağıt, Ünal Aytür’ün çevirisiyle Eylül 2025’te Yapı Kredi Yayınları tarafından Türkçede yayımlandı.
#WilliamFaulkner #BirRahibeyeAğıt #AmerikanEdebiyatı #GüneyGotik #Modernizm #Yoknapatawpha #BilinçAkışı #TarihselHafıza #Irkçılık #Suçluluk #Roman #Öykü
William Faulkner’ın Bibliosfer profili Amerikan modernizmi, Güney Gotiği, bilinç akışı, çoklu anlatıcı, tarihsel hafıza, kölelik, ırkçılık, aile, sınıf, suçluluk, ahlaki sorumluluk ve kurmaca coğrafya eksenlerinde şekillenir.
Faulkner’ın eserlerinin büyük bölümü Mississippi’den esinlenerek kurduğu Yoknapatawpha County’de geçer. Bu bölge yalnızca tekrar kullanılan bir mekân değil, farklı ailelerin, kuşakların ve tarihsel olayların birbirine bağlandığı bütünlüklü bir anlatı evrenidir.
Jefferson kasabası, plantasyonlar, çiftlikler, mezarlıklar, adliye, hapishane ve ormanlar farklı kitaplarda yeniden ortaya çıkar. Bir romanda ikincil görünen kişi başka bir öyküde anlatının merkezine geçebilir; daha önce anlatılmış bir olay başka bir bakış açısından yeniden kurulabilir.
Bu yapı, geçmişi tamamlanmış ve değiştirilemez bir bilgi olarak sunmaz. Geçmiş, onu hatırlayan, saklayan, inkâr eden veya yeniden anlatan kişilere göre sürekli biçim değiştiren etkin bir güçtür.
Faulkner’ın zaman anlayışı doğrusal kronolojiye karşı çıkar. Çocukluk hatırası, aile efsanesi, tarihsel olay ve şimdiki an aynı bilinç içinde yan yana gelebilir; yıllar önce yaşanan bir olay karakterin bugünkü davranışını belirlemeyi sürdürebilir.
Bilinç akışı tekniği, karakterlerin düşüncelerini düzenli bir açıklama hâline getirmeden aktarmasına imkân verir. Hatıralar, duyular, korkular, sözcük çağrışımları ve zaman sıçramaları kişinin zihinsel dünyasını olay örgüsünün önüne geçirebilir.
The Sound and the Fury’de aynı aile tarihi dört ayrı anlatım düzeniyle kurulur. Benjy’nin zamansal ayrım yapmayan algısı, Quentin’in saplantılı hafızası, Jason’ın öfkeli çıkarcılığı ve dış anlatıcının bakışı birbirini tamamladığı kadar birbirleriyle çatışır.
Romanın güçlüğü yalnızca kronolojisinin parçalanmasından kaynaklanmaz. Okur, karakterlerin söylemediklerini, yanlış anladıklarını ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirdiklerini de ayırt etmek zorunda kalır.
As I Lay Dying’de on beş anlatıcının kullanılması, tek bir aile yolculuğunun ortak bir anlam taşımadığını gösterir. Her kişi cenaze yolculuğunu farklı bir amaç, korku, arzu veya kişisel hesap üzerinden yaşar.
Anlatıcıların dili eğitimleri, toplumsal konumları ve dünyayı kavrama biçimleriyle değişir. Faulkner yerel konuşma kalıplarını, şiirsel iç monologları, gündelik mizahı ve felsefi düşünceyi aynı roman içinde bir araya getirir.
Light in August, kimliğin toplumsal söylenti ve ırksal sınıflandırma aracılığıyla nasıl üretildiğini araştırır. Joe Christmas’ın kökenine ilişkin kesin bilgi bulunmaması, çevresindeki toplumun onu belirli bir ırksal kimliğe yerleştirmesine engel olmaz.
Absalom, Absalom!’da Thomas Sutpen’ın yaşamı anlatıcıların ortaklaşa çözmeye çalıştığı bir tarihsel bilmeceye dönüşür. Hiçbir anlatıcı bütün olaylara tanık değildir; eksik bilgiler aile efsaneleri, belgeler, tahminler ve hayal gücüyle tamamlanır.
Sutpen’ın bir hanedan kurma tasarısı, kölelik düzeniyle beyaz erkek egemenliğini kişisel yükselme arzusunda birleştirir. Ailenin çöküşü, yalnızca bireysel bir hatanın değil, üzerine kurulduğu tarihsel ve ahlaki yapının sonucudur.
Sartoris ve Compson aileleri eski Güney’in miras, onur ve soyluluk iddialarının çözülüşünü temsil eder. Snopes ailesi ise yeni ekonomik düzenin çıkarcılık, mülkiyet ve toplumsal yükselme biçimleriyle ilişkilidir.
Faulkner eski Güney’i yalnızca kaybolmuş bir ihtişam olarak anlatmaz. Bu düzenin köle emeğine, ırksal hiyerarşiye ve şiddete dayandığını gösterirken onun çöküşünden doğan yeni toplumun da adil veya ahlaki olmadığını ortaya koyar.
Go Down, Moses’ta McCaslin ailesinin toprak tarihi, beyaz aile kayıtlarıyla köleleştirilmiş siyah insanların bastırılmış soy ilişkilerini bir araya getirir. Miras, yalnızca maddi mülkiyet değil, kuşaklara aktarılan suç ve sorumluluktur.
Doğa ve av anlatıları, insanın toprak üzerinde mutlak hak sahibi olduğu düşüncesini sorgular. Ormanların daralması, hayvanların yok edilmesi ve toprağın ekonomik değere indirgenmesi, Güney’in tarihsel dönüşümünün parçasıdır.
Sanctuary, toplumsal saygınlığın altında bulunan şiddeti ve adalet sisteminin hakikate ulaşmaktaki yetersizliğini açığa çıkarır. Temple Drake’in yaşadıkları, yalnızca suç dünyasının değil, kendisini ahlaklı kabul eden toplumun suskunlukları ve çıkarları içinde şekillenir.
Bir Rahibeye Ağıt, Sanctuary’nin olaylarını tekrar etmek yerine bunların sekiz yıl sonraki ahlaki sonuçlarına yönelir. Temple artık evli ve çocuklu bir kadındır; buna rağmen geçmişiyle kurduğu ilişki, bugün vereceği kararları belirlemeyi sürdürür.
Nancy Mannigoe’nun ölüm cezası, romanın görünen zaman sınırını oluşturur. Gavin Stevens, Nancy’nin bağışlanması için yürütülen çabanın Temple’ın geçmişini itiraf etmesi ve kendisine ilişkin koruyucu anlatıyı terk etmesiyle bağlantılı olduğunu düşünür.
Eserdeki sahne bölümleri karakterlerin yüz yüze geldiği ahlaki çatışmayı taşır. Düzyazı girişler ise hapishane, adliye ve yönetim binalarının tarihinden hareketle Yoknapatawpha’nın yerleşim, hukuk, şiddet ve iktidar tarihini genişletir.
Bu iki biçim arasında doğrudan ve kolay bir geçiş kurulmaz. Kişisel bir suçla bölgenin yüzyıllara yayılan tarihi yan yana getirilerek bireysel eylemlerin toplumsal yapılardan bağımsız olmadığı gösterilir.
Romanın geçmiş hakkındaki temel yaklaşımı, geçmişin geride bırakılmış bir dönem olmadığı düşüncesine dayanır. Hatırlanmayan veya bastırılan olaylar insanların ilişkilerinde, kurumlarında ve ahlaki kararlarında yaşamaya devam eder.
Temple’ın itirafı geçmişi değiştirmez ve Nancy’nin durumuna kesin bir çözüm sağlamaz. Bununla birlikte sorumluluğun kabulü, kişinin kendisini bütünüyle masum gösteren anlatıdan vazgeçmesi bakımından ahlaki bir dönüşüm oluşturur.
Nancy, ırk, sınıf ve cinsiyet düzeninin en savunmasız konumlarından birinde bulunmasına rağmen romanın fedakârlık ve ahlaki dayanıklılık eksenini taşır. Temple’ın toplumsal ayrıcalığı ile Nancy’nin karşı karşıya olduğu ceza arasındaki karşıtlık, adalet kavramının eşitsiz işleyişini görünür kılar.
Faulkner’ın uzun ve katmanlı cümleleri yalnızca biçimsel bir gösteri değildir. Bir düşüncenin kendisini düzeltmesini, geri dönmesini, başka bir hatırayı içine almasını ve kesinliğe ulaşamadan sürmesini sağlar.
Parantezler, tekrarlar ve ara cümleler, geçmişin anlatıcı üzerindeki baskısını dilin yapısında hissettirir. Cümle sona ermekte zorlandıkça karakterin deneyimi de tamamlanmış bir açıklamaya direnç gösterir.
Bunun yanında Faulkner yalnızca karanlık ve trajik anlatılar yazmaz. Snopes üçlemesinde, kısa öykülerinde ve The Reivers’da taşra mizahı, abartı, kurnazlık, sözlü anlatı geleneği ve toplumsal hiciv önemli yer tutar.
Hollywood senaryoculuğu, edebî eserlerinin temelini oluşturmamakla birlikte sahne kurma, diyalog, görüntü ve dramatik yoğunluk konusundaki deneyimini genişletmiştir. Bir Rahibeye Ağıt’ın tiyatro ile romanı birleştiren yapısı da türler arasında çalışma eğiliminin belirgin örneklerindendir.
Nobel konuşmasında öne çıkardığı insanın dayanma ve üstün gelme gücü, eserlerindeki karanlık tarih görüşünün karşısında bulunan etik yönelimi açıklar. Karakterler yenilgi, suç ve kayıp içinde yaşasalar da şefkat, fedakârlık ve sorumluluk ihtimali bütünüyle ortadan kalkmaz.
William Faulkner’ın Bibliosfer’deki temel sınıflandırma alanları Amerikan modernizmi, Güney Gotiği, bilinç akışı, çok sesli roman, kurmaca coğrafya, kölelik ve ırkçılık, aile tarihi, toplumsal sınıf, suç, vicdan, tarihsel hafıza ve ahlaki sorumluluktur. Eserlerini ayırt eden temel özellik, Amerikan Güneyi’nin sınırlı bir coğrafyasını kuşaklar boyunca işleyen tarihsel şiddetin ve insan bilincinin evrensel bir anlatı alanına dönüştürmesidir.
Bir Rahibeye Ağıt
Mezar Kazanlar
Çapulcular