Thomas Bernhard, 9 Şubat 1931’de Hollanda’nın Heerlen kentinde doğdu. Annesi Herta Bernhard, babası ise Alois Zuckerstätter’di. Anne ve babası evli değildi; Bernhard, babasıyla kalıcı bir ilişki kurmadan büyüdü.
Yaşamının ilk yıllarında bakımını büyük ölçüde anne tarafından büyükannesi Anna Bernhard ile büyükbabası Johannes Freumbichler üstlendi. Roman ve anlatılar yazan Freumbichler, Bernhard’ın çocukluğundaki en belirleyici kişilerden biri oldu. Doğa, sanat, bireysel bağımsızlık ve toplumla çatışma konularındaki düşünceleri torununun zihinsel gelişimini etkiledi.
Bernhard 1932’de büyükanne ve büyükbabasıyla Viyana’da yaşamaya başladı. Aile 1935’te Salzburg yakınlarındaki Seekirchen am Wallersee’ye, 1937’de ise Bavyera’daki Traunstein’a taşındı. Böylece çocukluğu Avusturya ile Almanya arasındaki Salzburg-Güney Bavyera bölgesinde geçti.
Annesinin evlenmesinin ardından Bernhard, annesi ve üvey babasıyla birlikte yaşadı. Aile içindeki gerilimler, ekonomik güçlükler ve evlilik dışı doğmuş olmanın dönemin toplumunda yarattığı dışlanma duygusu, daha sonra otobiyografik eserlerinde sert bir anlatımla yer aldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Salzburg’da bir yatılı okula gönderildi. Okul, Nazi eğitim düzeninin disiplin, itaat ve toplu kimlik anlayışıyla yönetiliyordu. Savaşın sona ermesinden sonra aynı kurumun Katolik bir eğitim sistemine geçmesi, Bernhard’ın siyasal ve dinî kurumlar arasındaki görünür farklılıkların altında benzer baskı mekanizmaları bulunduğuna ilişkin düşüncesini güçlendirdi.
Savaş sonrasında Salzburg’daki Humanistisches Staatsgymnasium’da öğrenim gördü; ancak 1947’de okuldan ayrıldı. Akademik eğitimi sürdürmek yerine Salzburg’un yoksul Scherzhauserfeld mahallesindeki bir bakkal dükkânında ticaret çıraklığına başladı. Daha sonra bu kararını, kendisine dayatılan yaşam yönünün karşısına çıkmak olarak yorumladı.
Dükkânda çalıştığı dönem, onu okulda karşılaşmadığı işçiler, yoksullar, hastalar ve toplumun dışına itilmiş insanlarla yakınlaştırdı. Bu çevre, yalnızca toplumsal gözlem alanı değil, Bernhard’ın kendisini yaşama yeniden bağladığı bir deneyim oldu. Çıraklığını ticaret yardımcılığı sınavıyla tamamladı.
1948’de ağır bir akciğer zarı iltihabına yakalandı. Hastalığı akciğer tüberkülozuyla ağırlaştı ve 1951’e kadar Großgmain ile Grafenhof sanatoryumlarında uzun süre tedavi gördü. Ölümle yakınlık, hastane düzeni, hasta beden, doktor otoritesi ve iyileşme ile çöküş arasındaki belirsizlik daha sonra eserlerinin temel konuları arasına girdi.
Büyükbabası Johannes Freumbichler 11 Şubat 1949’da öldü. Bernhard’ın annesi ise 13 Ekim 1950’de yaşamını yitirdi. Kısa aralıklarla gerçekleşen bu kayıplar, gençlik dönemindeki yalnızlık ve terk edilmişlik duygusunu ağırlaştırdı.
Bernhard 1950’de kendisinden yaklaşık otuz yedi yaş büyük Hedwig Stavianicek ile tanıştı. Onun “yaşam insanım” olarak nitelediği Stavianicek, uzun yıllar boyunca Bernhard’ın yakın dostu, destekçisi, yol arkadaşı ve kültürel yaşamla bağlantılarından biri oldu. Aralarındaki ilişki, geleneksel aile ve eşlik biçimlerinin dışında kalmasına rağmen Bernhard’ın yaşamında süreklilik sağlayan temel bağlardan biriydi.
İlk edebî metni Das rote Licht, Thomas Fabian takma adıyla 1950’de Salzburger Volksblatt’ta yayımlandı. İlk şiirlerinden Mein Weltenstück 1952’de Münchner Merkur’da çıktı. Aynı dönemde edebiyat, tiyatro, kültür ve mahkeme haberleri üzerine gazete yazıları hazırlamaya başladı.
1952-1955 yılları arasında Salzburg’da yayımlanan Demokratisches Volksblatt için serbest gazeteci olarak çalıştı. Mahkeme salonlarından hazırladığı haberler, suç, şiddet, yoksulluk, aile çatışması ve kurumsal dil üzerine doğrudan gözlem yapmasını sağladı. Bu deneyimin izleri sonraki kısa öykülerindeki sözde nesnel haber anlatımında görüldü.
1955-1957 yılları arasında Salzburg Mozarteum Müzik ve Sahne Sanatları Akademisinde öğrenim gördü. Şan, oyunculuk ve sahne çalışmalarına yöneldi. Solunum hastalıkları profesyonel şarkıcılık ihtimalini sınırlandırsa da müzik eğitimi, düzyazısındaki ritim, tekrar, karşı ses ve cümle kuruluşu üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
İlk kitabı Auf der Erde und in der Hölle 1957’de yayımlandı. Bunu 1958’de In hora mortis ile Unter dem Eisen des Mondes izledi. Bu şiirlerde ölüm, doğa, din, yalnızlık, hastalık ve varoluşsal korku öne çıkarken daha sonraki düzyazısındaki sertlik henüz lirik ve dinsel bir dil içinde gelişiyordu.
1950’lerin sonlarında Gerhard ve Maja Lampersberg’in Karintiya’daki sanat çevresine katıldı. Kısa oyunları 1960’ta Maria Saal’da sahnelendi. Bu çevreyle ilişkisi daha sonra çatışmaya dönüştü; Bernhard’ın sanat çevrelerindeki dostluk, rekabet, ikiyüzlülük ve kendini önemseme davranışlarına yönelik eleştirisinin kişisel kaynaklarından birini oluşturdu.
İlk büyük romanı Frost 1963’te yayımlandı ve edebî çıkışını sağladı. Bir tıp öğrencisinin, Strauch adlı ressamı gözlemlemek amacıyla gönderildiği dağ köyünde tuttuğu notlardan oluşan roman; delilik, doğa, beden, yalnızlık ve dilin çözücü gücü çevresinde gelişti. Avusturya taşrası burada uyumlu bir yurt değil, zihinsel ve fiziksel çöküşün yoğunlaştığı bir alan olarak kuruldu.
Amras 1964’te yayımlandı. Aynı yıl Julius Campe Ödülü’nü alan Bernhard, 1965’te Bremen Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yine 1965’te Ohlsdorf yakınlarındaki Obernathal’da eski bir çiftlik satın aldı ve yapıyı uzun yıllar süren çalışmalarla onardı.
Verstörung, Türkçedeki adıyla Sarsıntı, 1967’de yayımlandı. Bir doktor ile oğlunun hastaları ziyaret ettiği yolculukla başlayan roman, Prens Saurau’nun uzun konuşması içinde giderek tek kişinin zihinsel evrenine kapanır. Aynı yıl yayımlanan Prosa ile birlikte Bernhard’ın tekrar, dolaylı anlatım, aktarılan konuşma ve kesintisiz monolog üzerine kurulu üslubu belirginleşti.
Bernhard 1968’de Küçük Avusturya Devlet Ödülü’nü aldı. Ödül konuşmasında Avusturya toplumuna ve kültürel kendini beğenmişliğe yönelttiği sert eleştiriler resmî törende tartışma yarattı. Ödüllerle ilişkisi sonraki yıllarda da teşekkür, aşağılama, kurum eleştirisi ve toplumsal gösteri arasındaki gerilimle biçimlendi.
1960-1971 yılları arasında yazdığı kısa öyküler, daha sonra Erzählungen adı altında bir araya getirildi. Türkçede Komedi mi? Trajedi mi? adıyla yayımlanan seçki; “Innsbrucklu Bir Bakkal Oğlunun Suçu”, “Marangoz”, “Jauregg”, “İki Eğitmen”, “Şapka”, “Komedi mi? Trajedi mi?”, “Viktor Halbnarr”, “Fransız Büyükelçiliğinde Ataşe”, “Ağaç Sınırında”, “Stilfs’te Midland”, “Hava Lekesi” ve “Ortler’in Eteğinde” başlıklı anlatıları kapsar.
Bu öykülerde suç, intihar, delilik, yalnızlık ve hareket hâlindeki kişilerin giderek kendi düşüncelerine kapanması öne çıkar. Olayların bir tanık, anlatıcı veya aktarıcı tarafından başkasından duyulmuş gibi anlatılması, bilgi ile söylenti arasındaki sınırı belirsizleştirir. Trajik olaylar, cümlenin aşırı düzeni ve anlatımın soğukkanlılığı sayesinde aynı zamanda karanlık bir komediye dönüşür.
Das Kalkwerk, Türkçedeki adıyla Kireç Ocağı, 1970’te yayımlandı. Roman, işitme üzerine kusursuz bir çalışma hazırlamak isteyen Konrad’ın, karısını öldürmesiyle sonuçlanan zihinsel ve ev içi kapanmasını dolaylı tanıklıklar üzerinden anlatır. Aynı yıl Ein Fest für Boris, Claus Peymann yönetiminde Hamburg’da sahnelendi ve Bernhard’ın tiyatro alanındaki büyük çıkışını oluşturdu.
Bernhard 1970’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Ödül konuşmasında dilin, düşüncenin, korkunun ve tamamlanamayan çalışmanın yarattığı çıkmaz üzerinde durdu. Yazmayı, sonuçlandırılabilecek bir görevden çok hiçbir zaman bütünüyle tamamlanamayacak bir çalışma ve direnme biçimi olarak değerlendirdi.
Der Ignorant und der Wahnsinnige 1972’de Salzburg Festivali’nde sahnelendi. Oyunun sonunda sahnenin bütünüyle karartılması isteğinin güvenlik ışıkları nedeniyle uygulanmaması, Bernhard ile festival yönetimi arasında kamuoyuna yansıyan bir tartışmaya yol açtı. Aynı yıl Franz Theodor Csokor, Grillparzer ve Adolf Grimme ödüllerini aldı.
Korrektur, Türkçedeki adıyla Düzelti, 1975’te yayımlandı. Roithamer adlı bilim insanının kız kardeşi için koni biçiminde kusursuz bir yapı kurma girişimi, sürekli düzeltmenin düşünceyi ve eseri yok etmeye dönüşmesini gösterdi. Aynı yıl otobiyografik dizisinin ilk kitabı Die Ursache yayımlandı.
Otobiyografik anlatılar Der Keller, Der Atem, Die Kälte ve Ein Kind ile devam etti. 1975-1982 arasında yayımlanan bu beş kitap; çocukluk, Nazi ve Katolik eğitim kurumları, ticaret çıraklığı, hastane, sanatoryum, aile ve büyükbaba deneyimlerini kronolojik olmayan, tekrarlarla ilerleyen bir karşı anlatıya dönüştürdü.
Der Stimmenimitator 1978’de yayımlandı. Türkçede Ses Taklitçisi adıyla bilinen kitap, gazete haberi, söylenti ve anekdot biçimlerine yaklaşan çok kısa anlatılardan oluştu. Aynı yıl çıkan Ja, intihar düşüncesi, yabancılık ve bir emlak görüşmesi çevresinde gelişen yoğun bir anlatı kurdu.
1980’lerde Bernhard’ın düzyazısı sanatçı, müzisyen, yazar ve düşünür figürleri etrafında yoğunlaştı. Beton, Wittgensteins Neffe, Der Untergeher, Holzfällen ve Alte Meister; sanatın yaşama dayanma imkânı sunmasıyla sanatçının kendisini ve çevresini yok etmesi arasındaki gerilimi farklı biçimlerde araştırdı.
Der Untergeher, Türkçedeki adıyla Bitik Adam, 1983’te yayımlandı. Roman, Glenn Gould’un mutlak piyanist yeteneği karşısında kendi yetersizlikleriyle yüzleşen iki kişinin çöküşünü anlatır. Müzik, burada yüceltilen bir uyum alanından çok karşılaştırma, takıntı ve kendini ortadan kaldırma sürecinin merkezidir.
Holzfällen, Türkçedeki adıyla Odun Kesmek, 1984’te yayımlandı. Viyanalı sanat çevrelerini hedef alan roman, Gerhard Lampersberg’in açtığı dava sonucunda Avusturya’da geçici olarak toplatıldı. Dava daha sonra geri çekildi; ancak olay Bernhard’ın Avusturya’nın kültür kurumlarıyla çatışmasını daha da sertleştirdi.
Alte Meister 1985’te, Auslöschung ise 1986’da yayımlandı. Eski Ustalar’da sanat eleştirmeni Reger, Viyana Sanat Tarihi Müzesinde sanatın kusursuzluğu düşüncesini parçalar. Yok Etme’de Franz-Josef Murau, ailesini ve Avusturya’daki Wolfsegg mülkünü anlatı yoluyla ortadan kaldırmaya çalışırken ülkenin Nazi geçmişiyle hesaplaşır.
Bernhard’ın tiyatrosunda Minetti, Immanuel Kant, Der Weltverbesserer, Am Ziel, Der Theatermacher ve Ritter, Dene, Voss gibi oyunlar öne çıktı. Bu eserlerde oyuncular, filozoflar, sanatçılar, aile üyeleri ve kendisini dâhi sayan kişiler uzun konuşmalar içinde hem çevrelerini hem de kendi iddialarını yıpratır.
Son büyük oyunu Heldenplatz, 4 Kasım 1988’de Viyana Burgtheater’da Claus Peymann yönetiminde sahnelendi. Oyun, Nazi yönetiminden kaçtıktan sonra Viyana’ya dönen Yahudi bir profesörün intiharı çevresinde savaş sonrası Avusturya’da antisemitizmin ve Nazi zihniyetinin sürdüğünü öne sürdü. Metin daha sahnelenmeden yoğun bir siyasal ve kültürel tartışmanın merkezine yerleşti.
Thomas Bernhard, uzun süredir devam eden akciğer ve kalp rahatsızlıklarının ardından 12 Şubat 1989’da Gmunden’de öldü. Vasiyetinde eserlerinin Avusturya’da yayımlanmasına ve sahnelenmesine yönelik ağır sınırlamalar koydu. Mirasın yöneticiliğini üstlenen üvey kardeşi Peter Fabjan’ın yürüttüğü çalışmalar sonucunda eserlerin korunması, yayımlanması ve araştırılması için kurumsal bir yapı oluşturuldu.
Ölümünden sonra erken dönem metinleri, mektupları, söyleşileri, gazetecilik yazıları ve tamamlanmamış çalışmaları yayımlandı. Suhrkamp tarafından hazırlanan yirmi iki ciltlik eleştirel toplu eser baskısı; dokuz romanı, beş otobiyografik kitabı, öyküleri, oyunları, şiirleri ve gazetecilik metinlerini bir araya getirdi.
Thomas Bernhard’ın eserleri hastalık, ölüm, aile, eğitim, sanat, delilik, yalnızlık, Avusturya tarihi ve kurumsal ikiyüzlülük çevresinde gelişti. Yoğun tekrarları, dolaylı aktarımları, uzun monologları, müzikal cümle kuruluşu ve trajediyle komediyi birbirinden ayırmayan anlatımı, savaş sonrası Almanca edebiyatın belirgin üsluplarından birini oluşturdu.
#ThomasBernhard #KomediMiTrajediMi #Erzählungen #AvusturyaEdebiyatı #ModernistEdebiyat #KaraMizah #Grotesk #ToplumsalEleştiri #KireçOcağı #Düzelti #BitikAdam #Heldenplatz
Thomas Bernhard’ın Bibliosfer profili modernist roman, öykü, tiyatro, otobiyografik anlatı, kara mizah, grotesk, toplumsal eleştiri, hastalık, ölüm, yalnızlık, sanatçı psikolojisi, Avusturya tarihi ve dilsel tekrar eksenlerinde şekillenir.
Bernhard’ın eserleri başlangıçta şiir alanında gelişmiş olsa da edebî kimliğinin merkezinde roman, anlatı ve tiyatro bulunur. Düzyazısı ile oyunları arasında kesin bir sınır yoktur. Romanlarındaki anlatıcılar sahnede konuşan kişiler gibi davranırken oyunlarındaki karakterlerin uzun tiratları da anlatı metinlerine yaklaşır.
Bernhard’ın temel anlatım biçimi monologdur. Karakterler başka insanlarla konuşuyor görünseler bile çoğu zaman kendi düşünce sistemlerinin içinde dönüp dururlar. Karşılarındaki kişi cevap veren bir özne olmaktan çıkarak konuşmanın sürmesini sağlayan bir dinleyiciye dönüşür.
Bu monologların önemli bir bölümü doğrudan aktarılmaz. Anlatıcı, bir kişinin daha önce söylediği sözleri yeniden aktarır; bazen bu sözleri başka birinden duyduğunu belirtir. Böylece söz, ilk konuşandan anlatıcıya ulaşıncaya kadar farklı bilinç ve yorum katmanlarından geçer.
Aktarılan konuşmanın bu yapısı güvenilir bilgi üretmez. Okur, söylenenlerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını, anlatıcının ayrıntıları değiştirip değiştirmediğini veya konuşanın kendi yaşamını yeniden kurup kurmadığını kesinleştiremez. Bernhard’ın anlatısı gerçek ile kurmaca arasındaki belirsizliği açıklamak yerine sürekli büyütür.
Tekrar, Bernhard’ın dilinin en belirgin özelliklerinden biridir. Bir kelime, yargı veya suçlama küçük değişikliklerle yeniden söylenir. Tekrar, düşünceyi açıklığa kavuşturmak yerine onu daha takıntılı, çelişkili ve güvensiz hâle getirebilir.
Cümleler çoğu zaman bir müzik parçasındaki tema ve varyasyon ilişkisine benzer. Aynı düşünce farklı vurgularla geri döner; tez ve karşı tez birbirini izler; konuşan kişi az önce kesin biçimde söylediği yargıyı yeniden sınırlar. Mozarteum’daki müzik eğitimi, Bernhard’ın düzyazısındaki ritim, tempo ve karşı ses düzenini anlamak açısından önemlidir.
Bernhard’ın karakterleri dünyayı aşırı genellemelerle tanımlar. Bir şehir, ülke, aile, meslek veya sanat kurumu bütünüyle çürümüş ilan edilebilir. Bu ifadeler nesnel toplumsal tespitlerden çok konuşanın zihinsel sıkışmışlığını ve kendisini dünyadan ayırma ihtiyacını gösterir.
Abartı, Bernhard’da yalnızca öfkeyi büyüten retorik bir araç değildir. Bir düşüncenin mantıksal sınırına kadar götürülmesini sağlar. Yargı aşırılaştıkça hem korkutucu hem de gülünç hâle gelir ve konuşanın kendi iddiasını da yıpratmaya başlar.
Bu nedenle Bernhard’ın eserlerinde komedi ile trajedi birbirinden ayrılamaz. Ölüm, intihar, cinayet, hastalık ve zihinsel çöküş gibi ağır konular, cümlenin ritmi, tekrarın ölçüsüzlüğü ve karakterlerin kendilerini aşırı ciddiye almaları nedeniyle komik bir etki de üretir. Gülme, yaşanan acıyı ortadan kaldırmaz; acının dayanılmazlığından doğar.
Komedi mi? Trajedi mi? başlığı, Bernhard’ın bütün yapıtına uygulanabilecek temel bir soruyu içerir. Seçkideki anlatılar trajik olayları aktarır; ancak anlatım biçimi, tanıkların davranışları ve dilin kendi hareketi bu olayları kara komediye yaklaştırır. Metinler, iki türden birini seçmek yerine trajedinin içinde komediyi, komedinin içinde ise ölümü görünür kılar.
Seçkinin Almanca özgün adı Erzählungen’dir. Türkçe başlık, kitapta bulunan “Ist es eine Komödie? Ist es eine Tragödie?” öyküsünden alınmıştır. Bu tercih, Bernhard’ın dünyasında tür ayrımının kararsızlığını yansıtsa da kitabın bağımsız olarak bu adla yazılmış tek bir eser olmadığı göz önünde tutulmalıdır.
“Innsbrucklu Bir Bakkal Oğlunun Suçu”nda suç, kişinin yaşamıyla çevresindeki toplumsal düzen arasındaki kırılmanın sonucu olarak belirir. Bernhard suçluyu açıklamak veya psikolojik bir teşhisle sınırlamak yerine anlatının çevresine söylentiler, yorumlar ve eksik bilgiler yerleştirir.
“Şapka”da somut bir nesne, anlatıcının zihinsel dengesizliğinin ve başka bir insanın yaşamına ilişkin takıntısının merkezi hâline gelir. Bernhard’ın eserlerinde nesneler çoğu zaman yalnızca simgesel değildir; düşünceyi harekete geçiren, tekrarı yöneten ve anlatıcının çevresinde dönüp durduğu maddi odaklardır.
“Ağaç Sınırında”, dağlık bir ortamda iki yabancıyı gözlemleyen kişilerin anlatımı üzerinden ölüm ve suç ihtimalini kurar. Doğa, romantik bir sığınak olmaktan çıkar. Kar, orman, dağ ve sınır bölgeleri insanların yönlerini, düşüncelerini ve yaşamlarını kaybettikleri tekinsiz mekânlara dönüşür.
“Ortler’in Eteğinde” ve “Stilfs’te Midland” gibi öykülerde yolculuk, ilerleme anlamına gelmez. Karakterler hareket ettikçe düşünsel ve duygusal bakımdan aynı noktaya geri döner. Dairesel hareket, Bernhard’ın cümle yapısıyla olay kuruluşu arasında bağlantı kurar.
Bernhard’ın erken dönem anlatılarında dağ, orman, köy ve sanatoryum sık kullanılan mekânlardır. Avusturya taşrası temiz, doğal ve ahlaki bir karşı alan değildir. Hastalık, aile şiddeti, zihinsel çöküş, yoksulluk ve toplumsal kapalılık burada yoğunlaşır.
Frost, bu coğrafyanın ilk kapsamlı kuruluşudur. Ressam Strauch’un konuşmaları, dış dünyayı çözümlemekten çok her şeyi kendi çöküş sistemine dâhil eder. Onu gözlemlemekle görevlendirilen anlatıcı da zaman içinde bu dilin etkisi altına girer.
Sarsıntı’da anlatının ilk bölümündeki doktor ziyaretleri, Avusturya kırsalındaki hastalık ve şiddet örneklerini birbirine bağlar. İkinci bölümde Prens Saurau’nun uzun monoloğu, bütün romanı tek bir zihnin içine çeker. Toplumsal gözlem, zihinsel bir uçuruma dönüşür.
Kireç Ocağı’nda Konrad’ın işitme üzerine hazırlamak istediği bilimsel inceleme hiçbir zaman yazıya geçirilemez. Kusursuz çalışma düşüncesi, çalışmanın başlamasını engeller. Bilgi arzusu ile başarısızlık korkusu birbirini besleyerek şiddete varan bir kapanma yaratır.
Düzelti’de Roithamer’ın koni biçimindeki yapısı, sevgi, bilim, mimarlık ve tahakkümün birleştiği bir projedir. Kız kardeşi için tasarlanan yapı, onun ihtiyaçlarından çok Roithamer’ın kusursuzluk düşüncesine hizmet eder. Sürekli düzeltme, metni ve yaratıcısını arındırmak yerine ortadan kaldırır.
Bernhard’ın eserlerinde sanatçı ve düşünür karakterleri çoğunlukla başarısızlığa uğramış kişiler değildir; başarı düşüncesinin kendisi tarafından yıkıma sürüklenirler. Kusursuz bir kitap, yorum, müzik icrası veya bilimsel çalışma fikri gerçek üretimi imkânsızlaştırır.
Bitik Adam bu yapıyı müzik alanına taşır. Glenn Gould’un olağanüstü yeteneği, diğer iki piyanist için esin kaynağı olmaktan çok kendi yetersizliklerinin kesin kanıtına dönüşür. Karşılaştırma, çalışmayı teşvik etmek yerine kişinin kendi yaşamını geçersiz saymasına neden olur.
Beton’da Rudolf, Mendelssohn üzerine hazırlamak istediği çalışmanın ilk cümlesini yazamaz. Dış koşulları, kız kardeşini, evini, sağlığını ve çevresini suçlarken asıl engelin kendi kusursuzluk talebi olduğu giderek belirginleşir. Yazamamak da uzun bir anlatının üretilmesine yol açar.
Bu çelişki Bernhard’ın temel komik mekanizmalarından biridir. Karakter, asıl eserini yazamadığını yüzlerce sayfa boyunca anlatır. Başarısızlık, anlatı düzeyinde üretkenliğe dönüşür; fakat karakter bu üretimi eser olarak tanımaz.
Ses Taklitçisi’nde uzun monologların yerini çok kısa anlatılar alır. Cinayet, kaza, intihar, siyasal olay ve tuhaf davranışlar, gazete haberi soğukluğuyla aktarılır. Anlatıcının mesafesi, olayların korkunçluğunu azaltmadığı gibi beklenmedik bir komik etki de yaratır.
Otobiyografik beşli, Bernhard’ın yaşamıyla kurmacası arasındaki ilişkiyi açık hâle getirir; ancak bu metinler doğrudan belge olarak okunamaz. Yazar, belleğini tekrarlar, yoğunlaştırır, düzenler ve belirli karşıtlıklar çevresinde kurar. Çocukluk deneyimi, sonradan oluşturulmuş edebî bir yapının parçasıdır.
Die Ursache’de Nazi yatılı okulu ile savaş sonrasındaki Katolik okulun birbirine benzer baskı düzenleri olarak anlatılması, Bernhard’ın kurum eleştirisini özetler. Siyasal veya dinî ideoloji değişse bile itaat, aşağılama ve bireyselliği bastırma yöntemleri devam eder.
Der Keller’de okuldan ayrılarak yoksul mahallede çalışmaya başlaması, resmî eğitimden toplumsal deneyime geçiş olarak kurulur. Bernhard bu tercihi ilerleme düşüncesinin karşı yönüne gitmek biçiminde anlatır. Ters yön, eserlerinde hem biyografik hem de estetik bir ilkeye dönüşür.
Der Atem ile Die Kälte, hastane ve sanatoryum düzenini bedenin kurumsal denetime girdiği alanlar olarak gösterir. Hasta, kendi yaşamı hakkında söz sahibi olmaktan çıkarılabilir. Buna karşılık nefes almak ve yaşamayı seçmek, büyük kahramanlık hareketlerinden çok küçük ve inatçı kararlar biçiminde ortaya çıkar.
Bernhard’ın Avusturya eleştirisi yalnızca ülkesini sevmeyen bir yazarın öfkesi olarak değerlendirilemez. Eserleri, savaş sonrası Avusturya’nın kendisini Nazi geçmişinden ayrı ve yalnızca mağdur olarak sunmasına karşı çıkar. Aile, kilise, okul, mahkeme, devlet ve kültür kurumları bu bastırılmış tarihin taşıyıcıları olarak gösterilir.
Yok Etme, bu hesaplaşmanın düzyazıdaki en kapsamlı örneğidir. Murau, ailesini ve Wolfsegg’i anlatı aracılığıyla ortadan kaldırmak ister; ancak anlatmak, yok edilmek istenen dünyayı ayrıntılarıyla yeniden üretir. “Yok etme” girişimi böylece aynı zamanda bir koruma ve yeniden kurma eylemine dönüşür.
Heldenplatz, Avusturya’nın geçmişle hesaplaşma sorununu tiyatronun merkezine taşır. Oyundaki profesörün intiharı, yalnızca kişisel bir ruhsal çöküş değildir; sürgünden dönen bir Yahudi ailenin savaş sonrası toplumda karşılaştığı süreklilik duygusuyla ilişkilidir.
Bernhard’ın tiyatro karakterleri çoğu zaman kendilerine ayrılmış bir sahnede dünyayı yargılayan konuşmacılardır. Dünya düzelticisi, tiyatro yapımcısı, filozof, oyuncu veya müzik insanı kendi büyüklüğünü ilan ederken davranışları bu büyüklük iddiasını sürekli boşa çıkarır.
Tiyatroda dekor, hareket ve nesneler konuşmanın karşısında sessiz bir direnç oluşturur. Karakter dünyayı sözle denetlediğini düşünür; ancak beden, hastalık, sandalye, yemek, giysi, kapı veya sahne ışığı konuşmanın mutlak egemenliğini bozar.
Eski Ustalar’da Reger, müzedeki sanat eserlerinin hiçbirinin kusursuz olmadığını savunur. Kusur bulma, sanatı bütünüyle reddetmesine değil, ona dayanabilmesine yardımcı olur. İnsan yalnızca kusursuzluk iddiasını yıktığında sanatla ve başka insanlarla ilişki kurabilir.
Bernhard’ın dilinin güçlü yönü, öfke, korku, düşünce ve komediyi aynı ritmik yapı içinde birleştirmesidir. Okur bir yargının içeriğinden çok, nasıl büyüdüğünü, tekrarlandığını, tersine çevrildiğini ve sonunda kendi üzerine kapandığını izler.
Bu anlatımın sınırlılığı, karakterlerin dünyasının zaman zaman tek bir ses tarafından işgal edilmesidir. Uzun monologlar, olay çeşitliliğini ve farklı kişilerin bağımsız bakışlarını azaltabilir. Bernhard’ın ritmine giremeyen okur için tekrarlar bilinçli bir estetik yöntemden çok yorucu bir kapalılık olarak algılanabilir.
Kadın karakterler bazı eserlerde erkek sanatçıların, kardeşlerin veya anlatıcıların suçlama ve bağımlılık dünyası içinden görünür. Kız kardeş, anne, eş ve bakım veren kadın figürleri, erkek karakterin çalışmasını engelleyen veya yaşamını sürdüren kişiler olarak sınırlandırılabilir. Bu yapı, eserlerin toplumsal cinsiyet açısından eleştirel biçimde yeniden okunmasını gerekli kılar.
Bernhard’ın anlatıcılarının görüşleri yazarın doğrudan düşünceleri olarak kabul edilmemelidir. Avusturya, aile, sanat veya insanlık hakkındaki aşırı yargılar, belirli bir karakterin zihinsel yapısı ve metnin komik düzeni içinde yer alır. Yazar bu görüşlere sahne açarken onların çelişkilerini de görünür kılar.
Thomas Bernhard’ın Bibliosfer’deki temel sınıflandırma alanları modernist roman, öykü, tiyatro, otobiyografik anlatı, kara mizah, grotesk, dil eleştirisi, Avusturya tarihi, hastalık, ölüm, yalnızlık, sanatçı psikolojisi ve kurumsal eleştiridir. Eserlerini ayırt eden temel özellik, insanın dünyayı açıklamak için kurduğu kesin yargıları yoğun tekrar, dolaylı aktarım, müzikal monolog ve abartı aracılığıyla hem korkutucu hem de gülünç biçimde kendi üzerine çökertmesidir.