Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
0 Kitap
0 Okunma
0 Beğeni
0 Takipçi
Doğum tarihi 14-07-1948
Doğum yeri Kocaeli
Ölüm tarihi 31-05-2020

#OruçAruoba, tam adıyla Ahmet Oruç Aruoba, 14 Temmuz 1948’de Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. Annesi yazar ve gazeteci Muazzez Kaptanoğlu, babası İsmail Fahir Aruoba’ydı. Ailesinin daha sonra Ankara’ya taşınması üzerine çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir bölümünü başkentte geçirdi.

Ortaöğrenimini TED Ankara Kolejinde tamamladı. Gençlik yıllarında insan davranışları, düşünme süreçleri, dil, edebiyat ve müzikle ilgilendi. Bu çok yönlü ilgi, onu insanı yalnızca biyolojik veya toplumsal bir varlık olarak değil; düşünen, konuşan, ilişkiler kuran ve kendi yaşamına anlam vermeye çalışan bir varlık olarak incelemeye yöneltti.

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümünde lisans öğrenimi gördü. Aynı bölümde lisansüstü çalışmalarını sürdürerek David Hume’un insanın anlama yetisi ve bilgi görüşü üzerine hazırladığı çalışmayla yüksek lisans derecesini aldı. Psikoloji eğitimi, insanın algılama, düşünme ve davranma biçimlerine yönelik ilgisini felsefi sorularla birleştirmesine zemin hazırladı.

Akademik çalışmalarını Hacettepe Üniversitesinin Felsefe Bölümünde sürdürdü. Hume, Immanuel Kant ve Ludwig Wittgenstein’ın bilgi, nesne, deneyim ve dil anlayışları üzerine çalışarak doktorasını tamamladı. Bilginin kesinliği, bir nesnenin hangi ilişkiler içinde kavranabildiği ve dilin düşüncenin sınırlarını nasıl belirlediği, erken dönem akademik araştırmalarının temel sorunları arasında yer aldı.

1970’li yılların başından 1983’e kadar Hacettepe Üniversitesinde akademisyen ve öğretim görevlisi olarak çalıştı. #Türkfelsefesi içinde felsefe tarihi, epistemoloji, etik ve #dilfelsefesi alanlarında dersler verdi. Akademik çalışmayı yalnızca geçmiş filozofların görüşlerini aktarmak şeklinde değil, onların sorularını çağdaş insanın yaşamıyla ilişkilendiren etkin bir düşünme faaliyeti olarak değerlendirdi.

1976’da Almanya’daki Tübingen Üniversitesinde felsefe semineri çalışmalarına katıldı. Burada Alman felsefe geleneğini, özellikle Kant, Hegel, Nietzsche, Heidegger ve Wittgenstein çevresindeki tartışmaları doğrudan akademik ortamlarında izledi. Avrupa’daki araştırma dönemi, özgün metinlerle çalışma ve felsefi kavramların farklı dillerde kazandığı anlamları karşılaştırma imkânı sağladı.

1981’de Yeni Zelanda’nın Wellington kentindeki Victoria Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. Farklı akademik ve kültürel çevrelerde çalışması, felsefenin tek bir ulusal geleneğe veya düşünce sistemine indirgenemeyeceğine ilişkin yaklaşımını güçlendirdi. Felsefi düşüncenin, insanın bulunduğu yerle, kullandığı dille ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerle birlikte biçimlendiğini savundu.

1983’te üniversitedeki görevinden ayrıldı ve İstanbul’a yerleşti. Akademik kurumların dışında yazarlık, #çeviri, editörlük ve yayın danışmanlığı yapmaya başladı. Çeşitli gazete ve dergilerin yayın kurullarında görev aldı; felsefe, edebiyat, sinema, şiir ve kültür üzerine yazıları farklı süreli yayınlarda yayımlandı.

Üniversiteden ayrılması, felsefeden uzaklaşması anlamına gelmedi. Aruoba, akademik makalenin kavramsal düzeniyle şiirin yoğun ve çağrışıma açık dilini birleştiren özgün bir #felsefideneme biçimi geliştirdi. Felsefi düşüncenin yalnızca uzmanlara seslenen teknik bir dille değil, insanın günlük hayatına dokunan metinlerle de kurulabileceğini gösterdi.

David Hume, Immanuel Kant, Friedrich Nietzsche, Ludwig Wittgenstein, Rainer Maria Rilke, Paul Celan, Hans von Hentig ve Matsuo Başo gibi filozof, şair ve yazarların eserlerinden çeviriler yaptı. Hume’un İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma adlı eserini ve Wittgenstein’ın Tractatus Logico-Philosophicus’unu Türkçeye kazandırması, Türkçe felsefe terminolojisinin gelişmesine katkıda bulundu.

Çeviriyi, hazır kavramların başka bir dile aktarılması olarak görmedi. Bir düşünceyi Türkçede yeniden kurarken kelimelerin kökenini, sesini, gündelik kullanımını ve kavramlar arasındaki bağlantıları araştırdı. Çeviri çalışmaları, kendi eserlerinde görülen alışılmadık sözcük birleşimlerinin, noktalama biçimlerinin ve kavramsal yoğunluğun gelişmesini sağladı.

Oruç Aruoba’nın geniş okur kitlesine ulaşmasını sağlayan temel eserlerinden #dekiişte, 1990’da yayımlandı. Kitapta yer alan metinler ağırlıklı olarak 1986-1988 yılları arasında yazılmıştı. Yaşam, ölüm, bağımsızlık, bağlanma, kopma, sevgi, yalnızlık ve insanın kendisini oluşturma çabası, kısa ve yoğun düşünce parçaları aracılığıyla ele alındı.

de ki işte, okura tamamlanmış bir felsefi sistem sunmak yerine onu kendi yaşamını düşünmeye çağırır. Metinlerde sıkça kullanılan ikinci tekil kişi, yazarın dışarıdan öğüt veren bir otorite gibi konuşmasını engeller. “Sen” sözü aynı anda yazarın kendisine, belirli bir kişiye ve kitabı okuyan herkese yönelir.

Aynı yıl yayımlanan #tümceler, “Biryerlerden Birzamanlar” alt başlığını taşıdı. Kitap, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde yazılmış düşünce, görüntü, gözlem ve hatırlama parçalarını bir araya getirdi. Aruoba, sonraki baskılarda yeni tümceler ekleyerek kitabı genişletti; böylece eser, tek seferde tamamlanmış değişmez bir metin olmaktan çıkarak zaman içinde gelişen canlı bir yapıya dönüştü.

tümceler’de bir masa, pencere, yağmur, kuş, deniz, yol, bitki veya gündelik eşya, felsefi düşüncenin başlangıç noktasına dönüşebilir. Aruoba, soyut kavramları günlük hayattan koparmadan ele aldı. Küçük bir gözlemden zaman, kayıp, olgunlaşma, ölüm veya insanın dünyadaki geçiciliği üzerine yoğun bir düşünce geliştirdi.

de ki işte ve tümceler, 1992’de yayımlanan yürüme ile birlikte #YürümeÜçlüsünü oluşturdu. Üçlemedeki yürüme düşüncesi, yalnızca bedensel bir hareket değildir. İnsanın belirli bir noktadan başka bir noktaya ilerlemesi, kendi sınırlarıyla karşılaşması, ilişkiler kurması, yanılması ve yeniden başlaması anlamına gelir.

Yürüme Üçlüsü’nde düşünce, sonuca ulaşan düz bir yol olarak kurulmaz. Bir kavramdan diğerine geçer, geri döner, kendisini düzeltir ve yeni sorular açar. Bu biçim, insan yaşamının önceden belirlenmiş ve kesintisiz bir ilerleme olmadığını; sapmalar, kopuşlar, karşılaşmalar ve yeniden yönelmelerle oluştuğunu gösterir.

hani, Yürüme Üçlüsü’nün ardından 1993’te yayımlandı. Kitap, insanın geçmişte kalmış bir ilişkiyi, duyguyu veya anı yeniden çağırırken kullandığı “hani” sözcüğünün imkânlarından yararlandı. Hatırlama, özlem, sevgi, kayıp ve kendine yabancılaşma, konuşma dilinin içinden gelişen felsefi bir sorgulamaya dönüştü.

1990’ların ortalarında yayımlanan uzak ve yakın, mesafe ile yakınlık kavramlarını mekânsal anlamlarının ötesinde ele aldı. İnsanların birbirlerine fiziksel olarak yakınken duygusal bakımdan uzaklaşabilmeleri veya uzakta bulunan bir kişiyi yoğun biçimde yanlarında hissedebilmeleri, kitapların temel düşünsel gerilimlerinden birini oluşturdu.

ile adlı kitabında ilişkinin kendisini düşüncenin merkezine yerleştirdi. Bir kişinin başka biriyle kurduğu bağın iki ayrı varlığı ortadan kaldırmaması, buna karşılık her ikisini de değiştirmesi üzerinde durdu. “İle” sözcüğü, iki kişiyi birbirine bağlayan basit bir dil bilgisi unsuru olmaktan çıkarak sevgi, birliktelik, ayrılık ve #etik sorumluluk üzerine kurulu bir kavrama dönüştü.

Çengelköy Defteri’nde belirli bir mekânda tutulan günlük notları, doğa gözlemlerini ve düşünce parçalarını bir araya getirdi. Boğaziçi, mevsimler, ışık, ağaçlar, deniz ve gündelik hayatın küçük değişimleri, zamanın geçişini görünür kılan unsurlar hâline geldi.

olmayalı adlı kitabında çokanlamlılık, yaşamın anlamı ve felsefenin niteliği üzerine yazdığı metinleri bir araya getirdi. Bir kelimenin veya deneyimin tek bir tanımla tüketilemeyeceğini; anlamın bağlama, zamana ve kişinin bakışına göre çoğalabileceğini savundu.

benlik’te birinci şahısla yazılmış metinlerden hareket ederek insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi inceledi. Benliğin iç dünyada değişmeden duran bir öz olmadığını; hatıralar, ilişkiler, davranışlar, kararlar ve başkalarının bakışları içinde oluştuğunu gösterdi.

Aruoba’nın şiir kitapları arasında ol/an, kesik esin/tiler, Geç Gelen Ağıtlar, sayıklamalar, Doğançay’ın Çınarları ve Meşe Fısıltıları yer aldı. Kitap adlarında kullandığı eğik çizgiler, küçük harfler ve sözcük parçalamaları, #şiirseldüzyazısının aynı anda birden fazla anlam üretmesini sağladı.

Geç Gelen Ağıtlar’da ölüm, kayıp ve yas; sayıklamalar’da bilincin düzenli düşünceyle sınırlandırılamayan akışı; Doğançay’ın Çınarları ile Meşe Fısıltıları’nda ise doğa, zaman ve insanın diğer canlılarla ilişkisi öne çıktı. Şiirlerinde büyük açıklamalardan çok kısa görüntülere, kesintilere ve sessizliklere önem verdi.

Matsuo Başo’dan yaptığı çeviriler, Japon şiirinin kısa ve yoğun anlatım biçimini Türkçe okurla buluşturdu. Kendi haikularını bir araya getirdiği Ne ki hiç’te birkaç sözcük ve görüntü aracılığıyla mevsim, doğa, geçicilik ve varoluş üzerine geniş çağrışım alanları kurdu. #haiku, onun az sözle yoğun düşünce oluşturma anlayışıyla güçlü biçimde örtüştü.

Oruç Aruoba, felsefeyi radyo aracılığıyla geniş bir dinleyici çevresine taşıdı. Açık Radyo’da Nietzsche’den Günümüze Modern Felsefe, Filozof Dedikoduları ve Felsefe Gevezelikleri gibi programlar hazırlayıp sundu. Filozofları yalnızca soyut kuramlarıyla değil, yaşamları ve tarihsel koşullarıyla birlikte anlattı.

Çeşitli edebiyat ödüllerinin seçici kurullarında görev aldı; konferanslara, felsefe toplantılarına ve şiir etkinliklerine katıldı. Akademi, yayıncılık, radyo ve edebiyat arasındaki çalışmalarını birbirinden kopuk alanlar olarak görmedi.

Yaşamının son yıllarını İzmir’de geçirdi. Yazmayı, çevirmeyi ve düşünce toplantılarına katılmayı sürdürdü. 31 Mayıs 2020’de hayatını kaybetti; doğduğu Karamürsel’de düzenlenen cenaze töreninin ardından Yeni Mezarlık’a defnedildi.

Oruç Aruoba, felsefi kavramları günlük hayatın içinden çıkaran ve Türkçenin sözcük, ses, noktalama ve biçim imkânlarını özgün biçimde kullanan bir yazı dünyası oluşturdu. de ki işte ve tümceler’den şiirlerine, çevirilerinden radyo programlarına kadar bütün çalışmalarında insanın kendisi, başkaları, dil, zaman, doğa ve ölümle kurduğu ilişkileri sorguladı.

Eserleri, okura hazır cevaplar vermek yerine düşünme sorumluluğu yükler. Kısa ve yoğun #aforizmaları, bir tümceyi yalnızca anlamayı değil, onun içinde durmayı, geri dönmeyi ve kişinin kendi yaşamıyla ilişkilendirmesini gerektirir.