#ÖnaySözer, 1936 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesinde tamamladı. Felsefeye ilgisi lise yıllarında başladı; felsefe öğretmeni Keyise İdalı’nın yönlendirmesi ve desteği, düşünce dünyasının biçimlenmesinde etkili oldu.
İstanbul Erkek Lisesinden 1954’te mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Hukuk eğitimi sırasında kavram, yorum, norm, özne ve toplum ilişkilerine ilgi duydu. Fakülteden 1959’da mezun olmasına rağmen meslek yaşamını hukuk alanında değil, felsefe ve akademi çevresinde sürdürmeyi seçti.
1961’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde asistan olarak göreve başladı. Akademik çalışmalarını Felsefe Tarihi Anabilim Dalı bünyesinde yürüttü. Felsefe tarihiyle sistematik felsefeyi birbirinden koparmayan yaklaşımı, ilerleyen yıllarda dil, tarih, varlık, bilinç ve sanat arasındaki ilişkileri birlikte incelemesine zemin hazırladı.
1966’da Berkeley’de Varlık ve Algı Sorunu başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Çalışmasında George Berkeley’nin varlık ve algı anlayışını ele alarak nesnenin varlığı, algılayan özne ve gerçekliğin kuruluşu arasındaki ilişkiyi inceledi. Tez, 1970’te kitap olarak yayımlandı ve Sözer’in #ontoloji ile bilgi kuramı alanındaki ilk önemli akademik eserlerinden biri oldu.
1970’li yıllarda Almanya’nın Köln kentindeki Husserl Arşivinde araştırmalar yaptı. Edmund Husserl’in #fenomenolojisi, bilinç, yönelimsellik, nesnenin kuruluşu ve deneyimin anlam yapısı üzerine yoğunlaştı. Bu çalışmalarının sonucunda hazırladığı Edmund Husserl’in Fenomenolojisi ve Nesnelerin Varlığı 1977’de yayımlandı.
Sözer, fenomenolojiyi yalnızca bilincin iç yaşantılarını inceleyen bir yöntem olarak görmedi. Nesnelerin nasıl göründüğü, anlamın deneyim içinde nasıl oluştuğu ve öznenin dünyayla ilişkisinin hangi yapılara dayandığı gibi sorunları fenomenoloji, ontoloji ve dil felsefesi arasında kurduğu bağlantılarla değerlendirdi.
1973’te doçent unvanını aldı. Akademik kariyerinin bu döneminde #Hegelfelsefesi, fenomenoloji, hermeneutik, yapısalcılık, göstergebilim ve dil felsefesi üzerine çalıştı. Felsefi düşüncenin tarihsel gelişimiyle çağdaş düşünce sorunlarını aynı araştırma alanı içinde değerlendirmeye yöneldi.
1980’li yıllarda Almanya’nın Bochum kentindeki Hegel Arşivinde araştırmalar yürüttü. Hegel’in diyalektiği, tarih felsefesi, tin, olumsuzluk ve modern özne anlayışı üzerine çalışmalar yaptı. Hegel felsefesini yalnızca kapalı bir sistem olarak değil, tarihsel değişimi, çelişkiyi ve düşüncenin kendi sınırlarını açıklayan canlı bir düşünme hareketi olarak ele aldı.
Anlayan Tarih: Dil-Tarih İlişkisi Üzerine Bir İnceleme 1981’de yayımlandı. Sözer bu eserinde tarihsel gerçekliğin yalnızca olayların sıralanmasıyla kavranamayacağını; geçmişin dil, anlatı, yorum ve anlamlandırma süreçleri aracılığıyla anlaşılabildiğini savundu. #dilvetarih arasındaki ilişkiyi #hermeneutik yaklaşım üzerinden inceledi.
Anlayan Tarih, 1981 YAZKO İnceleme Büyük Ödülü’ne değer görüldü. Ödül, eserin tarih anlayışını dil ve yorum sorunuyla birleştiren özgün felsefi yaklaşımını görünür kıldı. Sözer’in aynı yıl yayımlanan Öteki ya da Meleğin Kitabı adlı romanı ise YAZKO Roman Özendirme Ödülü’nü kazandı.
Öteki, Sözer’in felsefi düşünceyle edebî kurmacayı bir araya getirdiği ilk önemli romanıdır. Eserde benlik, başkalık, kimlik, arzu ve insanın kendisini başka kişiler üzerinden tanıması gibi sorunlara yöneldi. Roman, kavramları doğrudan açıklamak yerine karakterler, karşılaşmalar ve kurmaca durumlar aracılığıyla düşünsel bir alan oluşturdu.
Sözer’in #Türkedebiyatıyla ilişkisi romanlarının yayımlanmasından çok önce başlamıştı. Deneme, eleştiri ve şiirleri 1955’ten itibaren Onüç, Yeni Ufuklar, Türk Dili, Yeni Dergi, Çağdaş Eleştiri, Varlık ve Soyut gibi dergilerde yayımlandı. Yazın yaşamına İkinci A dergisi çevresinde katılarak edebiyat, sanat ve felsefe arasındaki ilişkiler üzerine metinler kaleme aldı.
1966’da Yeni Ufuklar dergisinde Ece Ayhan’la yapılmış gibi kurguladığı hayalî bir söyleşi yayımladı. Gerçek bir görüşmeye dayanmayan bu metin, söyleşi biçimiyle edebî kurmacayı bir araya getiriyordu. Sözer’in ilerleyen yıllarda romanlarında geliştireceği gerçek, anlatı, kurgu ve yazar arasındaki geçişlerin erken örneklerinden biri oldu.
Çıplak Gülüş adlı kitabında insan ilişkileri, beden, arzu, benlik ve gündelik hayatın görünmeyen gerilimleri üzerinde durdu. Kadın ve Benzeri: Bir Kadın Ütopisi adlı deneme kitabında ise kadın kimliği, toplumsal cinsiyet, benzerlik, farklılık ve ütopya kavramlarını felsefi ve edebî bir anlatım içinde değerlendirdi.
1986’da İstanbul Üniversitesindeki görevinden kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Akademik araştırmalarını ve yazı çalışmalarını üniversite dışındaki dönemde de sürdürdü. 1993’te üniversiteye dönerek İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalında profesör olarak görev yapmaya başladı.
Akademik hayatının sonraki döneminde Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümünde çalıştı ve bu kurumdan emekli oldu. Alman ve Fransız üniversitelerinde Hegel diyalektiği, fenomenoloji, semiyotik ve ontoloji alanlarında dersler verdi. Uluslararası Hegel Derneğinin yönetim kurulunda yer aldı ve alanıyla ilgili uluslararası toplantıların düzenlenmesine katkıda bulundu.
Felsefenin ABC’si adlı eserinde felsefenin temel sorunlarını, kavramlarını ve tarihsel gelişimini giriş düzeyindeki okura aktardı. Felsefeyi yalnızca uzmanların anlayabileceği kapalı bir disiplin şeklinde değil, insanın varlık, bilgi, özgürlük, tarih ve değerler üzerine düşünmesini sağlayan temel bir etkinlik olarak sundu.
Sözer, Hegel’in Tarihte Akıl adlı eserini Türkçeye çevirdi. Peter Pan çevirisiyle de edebî çeviri alanında ürün verdi. Çeviriyi yalnızca sözcükleri bir dilden başka bir dile aktarma işlemi olarak değil, farklı düşünce ve anlatı dünyaları arasında anlam ilişkisi kurma çalışması olarak değerlendirdi.
Jacques Derrida ile Birlikte Pera Peras Poros adlı disiplinler arası çalışmada felsefe, sanat, mimarlık, edebiyat ve yapısöküm arasındaki ilişkilerin tartışılmasına katkıda bulundu. Derrida’nın sınır, geçiş, yol, çıkmaz ve açıklık düşüncelerini farklı disiplinlerin üretimleriyle karşılaştıran çalışma, Sözer’in felsefeyi sanatla birlikte ele alan yaklaşımının önemli örneklerinden biri oldu.
İsis’in Düğümü’nde mitoloji, aşk, ölüm, kimlik ve anlatının çözülemeyen bağları üzerinde durdu. Sonradan Yaşamak’ta geçmişte kaldığı düşünülen bir olayın daha sonra yeniden ve ilk kez yaşanıyormuş gibi ortaya çıkmasını anlattı. Zaman, hatırlama ve hayatın sonradan farklı anlamlar kazanması, romanın temel yapısını oluşturdu.
Piri Reis’in Kayıp Adası’nda tarihsel belgeyle hayal gücünü, haritayla yolculuğu ve keşifle bilinmeyeni bir araya getirdi. Piri Reis’in haritalarından hareket eden roman, tarihsel gerçekliğin boşluklarını kurmacayla genişletti. Coğrafya, yolculuk ve kayıp ada düşüncesi, insanın bilinen dünyanın sınırlarını aşma arzusuyla ilişkilendirildi.
Sanat: Görünendeki Görünmeyen adlı eserinde sanat yapıtının yalnızca görülen biçimden ibaret olmadığını savundu. Resim, heykel, edebiyat ve diğer sanat biçimlerinin görünür olan aracılığıyla doğrudan gösterilemeyen anlamları açığa çıkarabileceğini ele aldı. #sanatfelsefesini fenomenoloji, ontoloji ve yorum sorunlarıyla ilişkilendirdi.
Sarsılanlar’da insanların alışılmış hayat düzenlerini bozan olaylar karşısındaki değişimlerini anlattı. Sarsılma, yalnızca dışarıdan gelen bir felaket değil; kişinin kendisi, geçmişi ve başkaları hakkında bildiğini düşündüğü şeylerin değişmesi anlamına gelir. Sözer, roman boyunca bireysel deneyimle toplumsal ve düşünsel kırılmalar arasında bağ kurdu.
Önay Sözer, yaşamının ilerleyen döneminde Roma’da eşi ve felsefeci Gabriella Baptist ile yaşadı. 2015’ten itibaren Psikanaliz, Hermeneutik ve Fenomenoloji Laboratuvarının etkin üyeleri arasında yer aldı. #psikanaliz, fenomenoloji ve ontoloji üzerine İtalyanca ve İngilizce çalışmalar yayımladı; seminerler ve konferanslarla akademik faaliyetlerini sürdürdü.
#Dolambaç, 2022’de yayımlandı ve yazarın son romanı oldu. Sözer eseri bir özyaşamöyküsü yerine #özyaşamkurgusu olarak tanımladı. Kitapta yaşanmış hayat, hatırlanan geçmiş, gerçekleşmemiş imkânlar ve kurmacanın dönüştürücü gücü birbirine dolanan bir anlatı oluşturdu.
Dolambaç’ta zaman doğrusal biçimde ilerleyen güvenli bir yol değildir. Geçmişe ulaşmaya çalışan anlatıcı, sürekli şimdiki zamanın geciktirici ve yön değiştirici etkisiyle karşılaşır. Söyleşi, hatıra, yaşamöyküsü ve roman girişimleri birbirlerinin içine girerek tamamlanmış bir kimlik anlatısının mümkün olup olmadığını sorgular.
Kitabın adındaki dolambaç, belirli bir hedefe ulaşmak için kullanılan planlı bir yöntemden çok, insan varoluşunun kaçınılmaz dolaylılığını ifade eder. İnsan geçmişini doğrudan geri alamaz; onu anılar, unutmalar, anlatılar, ihtimaller ve başka insanların bakışları üzerinden yeniden kurar. Roman, yaşamla kurgu arasındaki bu dönüşlü ilişkiyi biçiminin temel ilkesi hâline getirir.
Önay Sözer, 4 Aralık 2022’de seksen altı yaşında hayatını kaybetti. Felsefe alanındaki uluslararası çalışmaları, yetiştirdiği öğrenciler, düzenlediği bilimsel toplantılar ve Türkçe ile Almanca yayımladığı makalelerin yanında roman, öykü, deneme ve çeviri türlerinde geniş bir külliyat bıraktı.
Fenomenoloji, Hegel felsefesi, ontoloji, hermeneutik, sanat felsefesi ve psikanaliz üzerine çalışmalarıyla #Türkfelsefesinin uluslararası bağlantılar kurmasına katkıda bulundu. Edebî eserlerinde ise felsefi kavramları doğrudan açıklayan bir anlatı yerine benlik, öteki, zaman, dil, hatırlama ve kurmaca sorunlarını karakterler ve olaylar içinde düşündüren özgün bir roman anlayışı geliştirdi.
Önay Sözer’in Bibliosfer profili Türk felsefesi, fenomenoloji, Hegel felsefesi, ontoloji, hermeneutik, dil ve tarih, sanat felsefesi, psikanaliz, Türk edebiyatı, özyaşam kurgusu ve Dolambaç eksenlerinde şekillenir.
FELSEFİ VE EDEBÎ KONUMU
Önay Sözer, felsefi araştırmayla edebî yaratımı aynı külliyat içinde sürdüren çağdaş Türk düşünürlerinden biridir. Akademik çalışmalarında kavramları tarihsel ve sistematik bağlamlarıyla incelerken romanlarında bu kavramların insan hayatındaki karşılıklarını karakterler, hatıralar, arzular ve kurmaca durumlar aracılığıyla araştırır.
Felsefe ile edebiyatı birbirine indirgemez. Felsefenin belirlenmiş kavramlar üzerinde düşünmesine karşılık edebiyatın henüz tamamlanmamış ve oluşmakta olan anlamları doğrudan hayatın içinde ortaya çıkardığını savunur.
Bu ayrım, romanlarının felsefi tezlerin örneklendirildiği metinlere dönüşmesini engeller. Felsefi sorunlar anlatının içinde kalır; karakterlerin davranışları ve dilin oluşturduğu belirsizlik aracılığıyla düşünülür.
FENOMENOLOJİ
Fenomenoloji, Sözer’in akademik çalışmalarının temel alanlarından biridir. Husserl’den hareketle bilincin dünyaya yönelmesini, nesnelerin deneyimde görünme biçimlerini ve anlamın nasıl kurulduğunu inceler.
Fenomenolojik yaklaşımda nesne yalnızca öznenin karşısında duran hazır bir varlık değildir. Algılama, hatırlama, bekleme ve hayal etme gibi bilinç etkinlikleri içinde farklı yönleriyle görünür hâle gelir.
Sözer’in edebî eserlerinde de kişiler ve olaylar tek bir bakış açısından tamamlanmış biçimde sunulmaz. Aynı geçmiş, farklı zamanlarda ve farklı anlatıcıların bakışlarında değişik anlamlar kazanabilir.
Bu yönüyle fenomenoloji, yalnızca akademik kitaplarının konusu değil, romanlarının anlatı düzenini besleyen düşünsel kaynaklardan biridir.
BERKELEY’DE VARLIK VE ALGI SORUNU
Sözer’in doktora tezi, George Berkeley’nin varlık ile algı arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu inceler.
Berkeley’nin felsefesinde bir nesnenin varlığı, onun algılanması sorunuyla yakından bağlantılıdır. Bu düşünce, gerçekliğin insan bilincinden bütünüyle bağımsız ve değişmez biçimde kavranıp kavranamayacağı sorusunu ortaya çıkarır.
Sözer, algının yalnızca dış dünyayı pasif biçimde kaydeden bir işlev olmadığını; varlık hakkında konuşma biçimimizi belirleyen temel bir felsefi sorun olduğunu gösterir.
Bu erken çalışma, sonraki fenomenoloji, ontoloji ve sanat araştırmalarının temelinde bulunan görünme ile var olma arasındaki ilişkiyi hazırlar.
HUSSERL VE NESNELERİN VARLIĞI
Edmund Husserl’in Fenomenolojisi ve Nesnelerin Varlığı, Sözer’in fenomenoloji alanındaki temel eseridir.
Husserl’in yönelimsellik kavramı, bilincin her zaman bir şeye yönelmiş olduğunu ifade eder. Görme, hatırlama, düşünme ve hayal etme gibi etkinliklerin her birinin bir nesnesi vardır.
Ancak nesne her deneyimde aynı biçimde ortaya çıkmaz. Görülen bir nesneyle hatırlanan veya hayal edilen nesne farklı görünme biçimlerine sahiptir.
Sözer, nesnenin bu çok yönlü görünüşünü varlık sorunuyla ilişkilendirerek bilincin dünyayla kurduğu ilişkinin basit bir karşıtlığa indirgenemeyeceğini gösterir.
HEGEL FELSEFESİ
Hegel, Sözer’in akademik çalışmalarında fenomenolojiyle birlikte temel başvuru noktalarından biridir.
Hegel’in diyalektiği, bir düşüncenin kendi karşıtlığıyla karşılaşarak değişmesini ve daha kapsamlı bir biçime ulaşmasını açıklar. Çelişki, düşüncenin dışarıdan gelen bir kusuru değil, gelişmesini sağlayan iç harekettir.
Sözer, Hegel’i kapalı ve değişmez bir sistem kurucusu olarak okumak yerine tarih, özne, toplum ve düşüncenin birbirlerini dönüştürdüğü bir süreç filozofu olarak ele alır.
Romanlarındaki karakterlerin kendi karşıtlarıyla karşılaşarak değişmeleri, geçmişte tamamlandığını düşündükleri olayların yeniden ortaya çıkması ve kimliğin sabit kalmaması, Hegelci değişim düşüncesiyle ilişkilendirilebilecek anlatı yapıları oluşturur.
DİYALEKTİK VE OLUMSUZLUK
Olumsuzluk, Hegelci diyalektiğin temel unsurlarından biridir. Bir şeyin yalnızca ne olduğu değil, ne olmadığı ve neye dönüşebileceği de onun anlamını belirler.
Sözer’in edebî karakterleri de sahip oldukları belirgin kimliklerin yanında gerçekleştiremedikleri ihtimaller, kaybettikleri ilişkiler ve bastırdıkları geçmişler tarafından biçimlendirilir.
Bu nedenle kimlik tamamlanmış bir öz değil; hatırlama, karşılaşma ve dönüşüm içinde sürekli yeniden kurulan bir süreçtir.
Dolambaç’taki gerçekleşmemiş yaşam imkânlarının anlatıcının geçmişine katılması, olumsuzluğun yalnızca eksiklik değil, yeni anlamların ortaya çıkmasını sağlayan bir alan olduğunu gösterir.
HERMENEUTİK
Hermeneutik, metinlerin, tarihsel olayların ve insan davranışlarının nasıl anlaşılabileceğini araştıran yorum kuramıdır.
Sözer’in yaklaşımında anlam, nesnenin içinde değişmeden duran ve yalnızca keşfedilmeyi bekleyen bir içerik değildir. Anlayan kişi, kendi dili, tarihi ve sorularıyla yorumlama sürecine katılır.
Bu nedenle geçmiş hiçbir zaman bütünüyle tarafsız bir konumdan görülemez. Her dönem geçmişi kendi sorunları ve kavramları üzerinden yeniden anlamlandırır.
Sözer, hermeneutiği tarihsel bilginin sınırlarını gösteren bir yaklaşım olmanın yanında farklı zamanlar arasında anlam ilişkisi kuran yaratıcı bir düşünme biçimi olarak değerlendirir.
ANLAYAN TARİH
Anlayan Tarih, Sözer’in dil, tarih ve yorum arasındaki ilişkileri sistemli biçimde ele aldığı temel eseridir.
Tarih, yalnızca geçmişte meydana gelen olayların kronolojik biçimde sıralanması değildir. Olayların insan deneyimi içindeki anlamını ve daha sonraki dönemlerde nasıl yorumlandığını da kapsar.
Tarihçi ve okur, geçmişe dil aracılığıyla ulaşır. Belgeler, anlatılar, kavramlar ve tanıklıklar tarihsel gerçekliğin aktarılma biçimini belirler.
Eserin 1981 YAZKO İnceleme Büyük Ödülü’nü kazanması, Türkiye’de hermeneutik yaklaşımın dil ve tarih sorununa uygulanması bakımından taşıdığı özgünlüğü görünür kılmıştır.
DİL FELSEFESİ
Dil, Önay Sözer’in hem felsefi hem de edebî çalışmalarını birleştiren temel alandır.
Felsefede kavramlar aracılığıyla düşünürken edebiyatta sözcüklerin çağrışım, ritim ve görüntü oluşturma gücünden yararlanır. Dil yalnızca düşüncenin önceden oluşmuş içeriğini taşıyan araç değildir; düşüncenin ve edebî dünyanın meydana geldiği ortamdır.
Sözer’in Türkçeye duyduğu bağlılık, roman yazmasını akademik üretiminden ayrı bir uğraş olarak görmemesini sağlar. Almanca ve başka dillerde felsefi çalışmalar yaparken edebî üretimini Türkçede sürdürür.
Romanlarında yeni sözcük ilişkileri, çok anlamlı ifadeler ve felsefi çağrışımlar kullanması, dilin anlam üretme gücünü kurmacanın merkezine yerleştirir.
YAPISALCILIK VE YAPISALCILIK SONRASI
Sözer’in ilgi alanları arasında yapısalcılık ve yapısalcılık sonrası düşünce de bulunur.
Yapısalcılık, dilin ve kültürel ürünlerin tek tek unsurlardan çok bu unsurlar arasındaki ilişkiler yoluyla anlam kazandığını savunur.
Yapısalcılık sonrası düşünce ise yapıların değişmez olmadığını, anlamın farklı bağlamlarda kayabileceğini ve metnin tek bir yorumla kapatılamayacağını gösterir.
Sözer’in romanlarında metin türlerinin birbirine karışması, anlatıcının kesin konumunun bozulması ve anlamın farklı zamanlar arasında değişmesi bu düşünsel ortamla ilişki kurar.
DERRIDA VE YAPISÖKÜM
Jacques Derrida ile Birlikte Pera Peras Poros, felsefeyle farklı sanat ve düşünce disiplinlerini bir araya getiren ortak bir çalışmadır.
Derrida’nın yapısöküm yaklaşımı, metinlerin kesin ve değişmez karşıtlıklar üzerine kurulmadığını; her kavramın dışarıda bıraktığı anlamlarla ilişki içinde bulunduğunu gösterir.
Sınır, geçiş, yol ve çıkmaz gibi kavramlar Sözer’in eserlerinde de yalnızca mekânsal anlamlarıyla kullanılmaz. Kimliğin, anlamın ve anlatının sınırlarını sorgulayan düşünsel yapılara dönüşür.
Dolambaç kavramı, doğrudan hedefe ulaşan tek bir yol yerine sapmalar, gecikmeler ve beklenmeyen geçişler yoluyla oluşan anlatıyı temsil ederek bu düşünsel çizgiyi sürdürür.
ONTOLOJİ
Ontoloji, varlığın ne olduğunu ve var olanların hangi biçimlerde bulunabildiğini araştırır.
Sözer’in ontoloji yaklaşımı, varlığı yalnızca değişmeyen bir töz olarak ele almaz. Görünme, zaman, dil, bilinç ve başkalık ilişkileri içinde düşünür.
Bir insanın varlığı da yalnızca fiziksel mevcudiyeti veya resmî yaşamöyküsüyle açıklanamaz. Hatıraları, başkalarının anlatıları, gerçekleşmemiş imkânları ve geleceğe yönelik beklentileri kişinin varoluşuna katılır.
Dolambaç’ın tamamlanmış bir otobiyografi yerine özyaşam kurgusu biçiminde kurulması, insan varlığının tek bir düz çizgi içinde özetlenemeyeceğine ilişkin ontolojik yaklaşımı yansıtır.
SANAT FELSEFESİ
Sanat, Sözer’in akademik çalışmalarında fenomenoloji ve ontolojinin doğal devamı olarak ortaya çıkar.
Sanat yapıtı görülebilen veya işitilebilen belirli bir biçime sahiptir; ancak anlamı yalnızca maddi görünüşünden ibaret değildir.
Resimde renk ve çizgi, müzikte ses, edebiyatta sözcük, görünür veya işitilir biçim aracılığıyla doğrudan nesne hâline getirilemeyen bir anlam alanı açar.
Sanat: Görünendeki Görünmeyen, yapıtın görülen yüzüyle onun açığa çıkardığı görünmeyen anlamlar arasındaki ilişkiyi inceler.
Sözer’in romanları da anlatılan olayların arkasındaki bellek, arzu, kayıp ve varoluş sorunlarını görünür hâle getirerek sanat hakkındaki düşüncesini edebî biçimde uygular.
PSİKANALİZ
Psikanaliz, Sözer’in özellikle geç dönem çalışmalarında fenomenoloji ve hermeneutikle birlikte ele aldığı alanlardan biridir.
İnsan davranışının yalnızca bilinçli niyetlerle açıklanamayacağını; bastırılmış anıların, arzuların, korkuların ve tekrarların da kişinin hayatında etkili olduğunu gösterir.
Romanlarındaki geçmişe dönüşler ve aynı olayın farklı biçimlerde yeniden yaşanması, bilinçdışının zamansal yapısıyla ilişkilendirilebilir.
Sonradan Yaşamak ve Dolambaç, geçmişin tamamlanmış biçimde geride kalmadığını; yeni karşılaşmalar ve anlatılar yoluyla bugüne dönerek kişiyi değiştirebildiğini gösterir.
ÖTEKİ VE BAŞKALIK
Öteki ya da Meleğin Kitabı, Sözer’in edebiyatında benlik ile başkalık arasındaki ilişkiyi merkeze alan temel eserlerden biridir.
İnsan kendisini yalnızca iç dünyasına dönerek tanıyamaz. Başka kişilerin bakışları, arzuları, yargıları ve anlatıları benliğin oluşmasına katılır.
Öteki, yalnızca benliğin dışında duran yabancı kişi değildir. İnsanın kendi içinde tanımadığı, bastırdığı veya uzaklaştırdığı yönleri de başkalık alanına dâhildir.
Romanın 1981 YAZKO Roman Özendirme Ödülü’nü kazanması, felsefi başkalık sorununu deneysel bir edebî anlatıyla ele alan yapısının karşılığıdır.
KADIN VE BENZERİ
Kadın ve Benzeri: Bir Kadın Ütopisi, kadın kimliğiyle benzerlik ve farklılık kavramlarını birlikte düşünür.
Eser, “kadın” kategorisinin tek ve değişmez bir özle tanımlanıp tanımlanamayacağını sorgular. Beden, kültür, dil, arzu ve toplumsal roller kadın kimliğinin farklı görünümlerini oluşturur.
Ütopya, mevcut toplumdan bütünüyle kopmuş kusursuz bir düzen olarak değil, kimliğin başka biçimlerde kurulabilme imkânını araştıran düşünsel bir alan hâline gelir.
Sözer, felsefi denemeyle edebî anlatımı birleştirerek toplumsal cinsiyet sorununu yalnızca soyut kavramlar üzerinden değil, dil ve hayal gücü aracılığıyla ele alır.
İSİS’İN DÜĞÜMÜ
İsis’in Düğümü, mitolojik anlatılarla modern insanın kimlik ve arzu sorunlarını bir araya getirir.
Düğüm, çözüme ulaşmayı bekleyen basit bir bilmece değildir. İnsan ilişkilerinin, geçmişin ve anlatının birbirine bağlandığı karmaşık yapıyı temsil eder.
İsis figürü, saklı bilgi, parçalanma, yeniden birleşme ve ölümle yaşam arasındaki geçişler gibi mitolojik çağrışımlar taşır.
Roman, mitolojiyi geçmişe ait kapalı bir hikâye olarak değil, çağdaş insanın kendisini ve ilişkilerini anlamlandırmasına yardım eden simgesel bir dil olarak kullanır.
SONRADAN YAŞAMAK
Sonradan Yaşamak, geçmişte tamamlandığı düşünülen bir olayın yeni bir zamanda yeniden ortaya çıkmasını konu edinir.
Bir deneyimin anlamı yaşandığı anda bütünüyle belirlenmez. Yıllar sonra meydana gelen bir karşılaşma, hatırlama veya bilgi, geçmişi farklı biçimde kurabilir.
Bu nedenle “sonradan yaşamak”, yalnızca gecikmiş bir hayat anlamına gelmez. Geçmişin bugünde ilk kez gerçek anlamını kazanmasını ifade eder.
Roman, doğrusal zaman düşüncesini sorgulayarak insan hayatının ileriye doğru ilerlerken sürekli geçmişe dönen bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
PİRİ REİS’İN KAYIP ADASI
Piri Reis’in Kayıp Adası, tarihsel harita, yolculuk, keşif ve kurmaca arasındaki ilişkileri ele alır.
Harita, bilinen dünyanın görsel kaydıdır; ancak aynı zamanda bilinmeyen, eksik veya hayal edilmiş alanları da içerir.
Kayıp ada, coğrafi bir mekânın yanında insanın bilmediği gerçekliğe, tarihin boşluklarına ve kendi iç dünyasına yönelme arzusunu temsil eder.
Sözer, tarihsel bilgiyi kurmacanın karşıtı olarak kullanmaz. Belgenin sustuğu yerde edebiyatın ihtimaller oluşturabileceğini gösterir.
SARSILANLAR
Sarsılanlar, bireyin ve toplumun alışılmış düzeninin bozulduğu anlara yönelir.
Sarsılma, kişinin hayatını taşıyan değerlerin, ilişkilerin veya bilgilerin güvenilirliğini kaybetmesiyle ortaya çıkar. Böyle bir durumda insan yalnızca çevresini değil, kendisini de yeniden değerlendirmek zorunda kalır.
Roman, kırılmayı bütünüyle yıkıcı bir olay şeklinde kurmaz. Sarsıntı, bastırılmış sorunların ve görünmeyen çatışmaların ortaya çıkmasına da imkân verir.
Bu yönüyle eser, olumsuzluğun dönüşüm yaratabilen gücüne ilişkin Hegelci düşünceyle edebî bir ilişki kurar.
DOLAMBAÇ
Dolambaç, Önay Sözer’in felsefi ve edebî çalışmalarının temel sorunlarını bir araya getiren son romanıdır.
Eser, geleneksel bir otobiyografi gibi doğumdan yaşlılığa uzanan olayları kronolojik biçimde sıralamaz. Yazarın hayatı; anılar, söyleşiler, fotoğraflar, ilişkiler, unutmalar ve gerçekleşmemiş ihtimaller aracılığıyla kurulur.
Sözer’in “özyaşam kurgusu” ifadesi, anlatılan hayatın hem gerçek kişiye dayandığını hem de kurmaca aracılığıyla yeniden üretildiğini gösterir.
Yaşam, roman için önceden tamamlanmış bir malzeme değildir. Yazıldıkça değişir, başka ihtimallerle karşılaşır ve yeni anlamlar kazanır.
DOLAMBAÇ KAVRAMI
Dolambaç, bir yere en kısa ve doğrudan yoldan gitmemeyi ifade eder. Sözer bu sözcüğü planlanmış bir yöntemden çok insan varoluşunun temel durumu olarak değerlendirir.
İnsan geçmişine doğrudan ulaşamaz. Hatırlamak için sözcüklere, görüntülere, başka insanların tanıklıklarına ve bugünkü bakışına ihtiyaç duyar.
Şimdiki zaman geçmişle gelecek arasına girerek her ikisinin anlamını değiştirir. Geçmiş bugünden hatırlanır; gelecek ise geçmişte kurulmuş beklentilerin ötesinde yeni ihtimaller taşır.
Dolambaç bu nedenle gecikme veya yolunu kaybetme kadar yeni bir anlamla karşılaşma imkânını da ifade eder.
ÖZYAŞAM KURGUSU
Özyaşam kurgusu, gerçek bir yaşamdan hareket etmekle birlikte anlatılanları yalnızca doğrulanabilir olaylara indirgemeyen edebî biçimdir.
Yazar ile anlatıcı arasında güçlü bağlantılar bulunsa da ikisi bütünüyle aynı kişi değildir. Anlatıcı, yaşanmış olayları seçer, sıralar, değiştirir ve farklı ihtimallerle ilişkilendirir.
Sözer’in yaklaşımında insanın hayatı yalnızca gerçekten yaptığı şeylerden oluşmaz. Yapabileceği hâlde yapmadıkları, hayal ettiği hayatlar ve başkalarının belleğinde kalan görüntüsü de özyaşamının parçalarıdır.
Dolambaç, bu ihtimalleri kurmacaya dâhil ederek kimliğin resmî biyografiden daha geniş olduğunu gösterir.
ZAMAN VE HAFIZA
Sözer’in romanlarında zaman, geçmişten geleceğe doğru kesintisiz ilerleyen düz bir çizgi değildir.
Hatırlama, geçmişi olduğu gibi geri getirmez. Bugünün duyguları, bilgileri ve ihtiyaçları geçmişin yeniden kurulmasına katılır.
Unutma da yalnızca kayıp değildir. Bazı olayların geri planda kalmasını, başka hatıraların öne çıkmasını ve yaşam anlatısının sürekli değişmesini sağlar.
Dolambaç’ın ertelenen söyleşisi ve tamamlanamayan yaşamöyküsü, zamanın anlatıcının kontrolüne bütünüyle girmediğini gösterir.
ROMAN VE FELSEFE ARASINDAKİ AYRIM
Önay Sözer, romanla felsefenin aynı soruları farklı yöntemlerle ele alabildiğini düşünür.
Felsefe kavramları tanımlar, ilişkilerini çözümler ve düşünceyi sistemli biçimde gerekçelendirir. Roman ise insanların henüz açık bir kavrama dönüştüremediği deneyimleri karakterler ve olaylar içinde görünür kılar.
Romanın anlamı önceden tamamlanmış değildir. Anlatının gelişimi, karakterlerin karşılaşmaları ve okurun yorumuyla oluşur.
Sözer’in eserleri bu nedenle “felsefi roman” olarak değerlendirilse de felsefi görüşleri doğrudan öğreten metinler değildir. Kavramların insan hayatında nasıl karmaşıklaştığını gösteren edebî yapılardır.
DİL VE ÜSLUP
Önay Sözer’in edebî dili felsefi kavramlarla şiirsel çağrışımları bir araya getirir.
Anlatımında soyut düşüncelerin yanında beden, görüntü, şehir, yol, ada, düğüm ve sarsıntı gibi somut sözcüklerden yararlanır. Kitap adlarının önemli bölümü de geniş felsefi çağrışımlar taşıyan bu tür imgelerden oluşur.
Cümleleri düşüncenin ilerleyişini takip eder; bazen kıvrılarak, ara cümlelerle genişleyerek ve önceki ifadeye geri dönerek gelişir.
Bu üslup, Dolambaç’ta yalnızca anlatım özelliği değildir. Romanın sapmalar, dönüşler ve ertelenmeler üzerine kurulu biçiminin dildeki karşılığıdır.
ÖDÜLLERİNİN BAĞLAMI
1981 YAZKO İnceleme Büyük Ödülü, Anlayan Tarih’in dil, tarih ve yorum arasındaki ilişkiyi Türkçe felsefe literatürü içinde kapsamlı biçimde ele almasını onurlandırmıştır.
Aynı yıl verilen YAZKO Roman Özendirme Ödülü, Öteki’nin benlik ve başkalık sorununu felsefi derinlikle deneysel roman anlatısı içinde birleştiren yapısına verilmiştir.
Bu iki ödülün aynı yıl felsefi inceleme ve roman alanlarında gelmesi, Sözer’in akademik düşünceyle edebî üretimi birbirinden bağımsız olmayan fakat farklı yöntemlerle sürdürülen iki temel çalışma alanı hâline getirdiğini gösterir.
ULUSLARARASI FELSEFE ÇALIŞMALARI
Sözer, Almanya ve Fransa’daki üniversitelerde dersler vererek Türk felsefe çevresiyle Avrupa’daki fenomenoloji ve Hegel araştırmaları arasında ilişki kurulmasına katkıda bulunmuştur.
Köln’deki Husserl ve Bochum’daki Hegel arşivlerinde çalışması, temel kaynaklarla ve uluslararası araştırma çevreleriyle doğrudan bağlantı kurmasını sağlamıştır.
Uluslararası Hegel Derneğinin yönetim kurulundaki görevi ve uluslararası kongrelerin düzenlenmesine katkısı, akademik çalışmalarının Türkiye sınırlarının ötesine ulaştığını gösterir.
Adına hazırlanan Bir Arada başlıklı armağan kitaba Giorgio Agamben ve Bernhard Waldenfels gibi felsefecilerin katkıda bulunması, uluslararası düşünce çevrelerindeki akademik ilişkilerinin ve etkisinin karşılığıdır.
EDEBÎ VE DÜŞÜNSEL ETKİSİ
Önay Sözer, Türkçede fenomenoloji, Hegel felsefesi, hermeneutik ve sanat felsefesi üzerine özgün eserler üreterek felsefe literatürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Felsefenin ABC’si ile temel felsefe sorunlarını geniş okur kitlesine ulaştırırken uzmanlık çalışmalarında kavramsal ayrıntıyı ve uluslararası literatürle ilişkiyi korumuştur.
Romanlarında ise felsefi sorunların edebiyatta nasıl doğrudan açıklanmadan var olabileceğini göstermiştir. Benlik, öteki, zaman, bellek, sanat ve başkalık gibi konuları kurmacanın içinde düşünmeye açmıştır.
Dolambaç, yaşamının son döneminde felsefe, edebiyat, özyaşam, zaman ve dil üzerine geliştirdiği düşünceleri tek bir anlatı düzeninde buluşturan tamamlayıcı bir eser niteliği kazanmıştır.
BİBLİOSFER SINIFLANDIRMASI
Önay Sözer için temel sınıflandırma alanları Türk felsefesi, fenomenoloji, Hegel felsefesi, ontoloji, hermeneutik, dil ve tarih, sanat felsefesi, psikanaliz, Türk edebiyatı, özyaşam kurgusu ve Dolambaç’tır.
Önay Sözer’in felsefi ve edebî külliyatını birleştiren temel özellik, insanın dünyayla, geçmişle, dille ve başka kişilerle kurduğu ilişkinin doğrudan ve tamamlanmış olmadığını göstermesidir.
Fenomenolojide nesnenin görünme biçimlerini, hermeneutikte geçmişin yorumlanmasını, Hegel felsefesinde çelişki ve değişimi, sanat felsefesinde görünür olanın açtığı görünmeyen anlam alanını incelemiştir.
Romanlarında bu düşünsel sorunları karakterlerin yaşantıları, hatıraları, arzuları ve kurmacanın sapmalı yolları içinde yeniden üretmiştir. Dolambaç’ta ise bir hayatın düz bir çizgiyle anlatılamayacağını; insanın kendisine ancak zamanın, dilin ve başkalarının içinden geçen dolaylı yollarla yaklaşabileceğini göstermiştir.