#EdipCansever, tam adıyla Ömer Edip Cansever, 8 Ağustos 1928’de İstanbul’un Beyazıt semtindeki Soğanağa Mahallesi’nde doğdu. Annesi Pembe Hanım, Çankırı’nın Atkaracalar yöresindendi; babası Fazlı Bey ise Kapalıçarşı’da antika ve turistik eşya ticareti yapıyordu. Dört çocuklu ailenin üçüncü ve tek erkek çocuğu olan Cansever, çocukluğunun önemli bir bölümünü Saraçhanebaşı ve Fatih çevresinde geçirdi.
İlköğrenimine İstanbul’daki 56. İlkokulda başladı. Gelenbevi Ortaokulu ile Kumkapı Ortaokulunda öğrenim gördü; boş zamanlarında Fatih’teki Millet Kütüphanesine giderek eski sanat ve edebiyat dergilerini okudu. İstanbul Erkek Lisesindeki öğrencilik yıllarında şiire ilgisi belirginleşti; okulunun Babıâli’ye yakınlığı sayesinde kitabevlerini ve dönemin yeni yayınlarını yakından izledi.
İlk şiiri 1944’te İstanbul dergisinde yayımlandı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairlerin etkisiyle başlayan ilk döneminde aşk, şehir, gençlik, hüzün ve yaşama sevinci çevresinde şiirler yazdı. Henüz on dokuz yaşındayken yayımladığı #İkindiÜstü, dünyayla yeni karşılaşan genç bir şairin duyarlılığını, ilk gözlemlerini ve şiirsel arayışlarını bir araya getirdi.
İstanbul Erkek Lisesinden 1946’da mezun oldu ve Yüksek Ticaret Mektebine kaydoldu. Öğrenimini kısa süre sonra bırakarak babasının Kapalıçarşı’daki dükkânında çalışmaya başladı. 1947’de Mefharet Hanım’la evlendi; bu evlilikten Nuran ve Ömer adlı iki çocuğu dünyaya geldi.
Cansever, 1950’de yedek subay olarak Ankara’da askerlik yaptı. İstanbul’a dönüşünün ardından ticaret hayatını sürdürdü. 1954’teki Kapalıçarşı yangınında dükkânın zarar görmesi üzerine Jak Salhoşvili ile ortak olarak başka bir dükkâna geçti. Ortağının ticari işleri üstlenmesi, Cansever’in dükkânın asma katında uzun saatler boyunca okuyup şiir yazmasına imkân sağladı.
Kapalıçarşı, onun hayatında geçim sağladığı iş yeri olmanın ötesinde güçlü bir şiir laboratuvarına dönüştü. Kalabalık, eşya, ses, insan yüzleri, karanlık geçitler, dükkânlar ve çarşının labirenti andıran yapısı; #kentşiirinde sıkışmışlık, yalnızlık ve insan ilişkileri için zengin bir gözlem alanı oluşturdu. Yaklaşık otuz yıl boyunca hem çarşının içinde çalışan bir tüccar hem de gündelik hayatı dışarıdan gözlemleyen bir şair olarak yaşadı.
İkinci kitabı Dirlik Düzenlik 1954’te yayımlandı. Kitaptaki şiirlerde Garip hareketinin gündelik dile, sıradan insana ve küçük yaşantılara yönelen etkisi hissedildi. Bununla birlikte “Masa da Masaymış Ha” gibi şiirlerde nesnelerin insanın duygusal yükünü taşıması, gerçekliğin genişleyen çağrışımlarla dönüştürülmesi ve eşyanın şiirsel bir karakter kazanması, sonraki şiir anlayışının işaretlerini verdi.
#YerçekimliKaranfil 1957’de yayımlandı ve Cansever’in kendi şiir dilini belirgin biçimde kurduğu temel eserlerden biri oldu. Şair bu kitapta gündelik gerçekliği alışılmamış sözcük ilişkileri, yoğun imgeler ve beklenmedik çağrışımlarla yeniden düzenledi. Aşk, yakınlık, yalnızlık ve dünyaya tutunma isteği; karanfil, masa, ağaç, gökyüzü ve insan bedeni gibi somut unsurlar üzerinden çoğalan anlamlara kavuştu.
Yerçekimli Karanfil, 1958 Yeditepe Şiir Armağanı’na değer görüldü. Ödül, kitabın yalnızca yeni imgeler kullanmasını değil, bireyin yalnızlığıyla sevgi arayışını kendine özgü bir şiir düzeninde birleştirmesini görünür kıldı. Eser, Cansever’in #İkinciYeni çevresindeki yerini güçlendirirken onun şiirini yalnızca akımın ortak özellikleriyle açıklanamayacak bağımsız bir çizgiye taşıdı.
Umutsuzlar Parkı, Petrol ve Nerde Antigone kitaplarında bireyin toplum içindeki #yalnızlık duygusuna, iletişim arayışına ve varoluşsal sıkışmışlığına yöneldi. Şiir kişileri kalabalıkların içinde yaşasalar da kendilerini anlatmakta, başkalarıyla gerçek bir bağ kurmakta ve kendi varlıklarını anlamlandırmakta zorlanırlar. Cansever, bu kişilerin iç dünyasını uzun konuşmalar, kesintili düşünceler, anılar ve farklı sesler aracılığıyla görünür hâle getirdi.
Tragedyalar’da şiirle tiyatronun olanaklarını buluşturdu. Lusin, Armenak, Vartuhi, Stepan ve Diran gibi karakterlerin çevresinde gelişen metinlerde diyalog, sahne düzeni, dramatik çatışma ve monologdan yararlandı. İnsanların geçmişleri, aile ilişkileri, suçluluk duyguları ve birbirleriyle kuramadıkları bağlar, #dramatikşiir içinde gelişen bir yaşam tragedyasına dönüştü.
Çağrılmayan Yakup, Kirli Ağustos ve Sonrası Kalır’da bireysel sıkıntıyla toplumsal ve siyasal atmosfer arasındaki ilişki daha belirgin hâle geldi. Cansever, güncel olayları doğrudan sloganlarla aktarmak yerine baskının, korkunun, adaletsizliğin ve toplumsal yenilginin bireyin ruhunda oluşturduğu sonuçlara yöneldi. Şiirsel kişilerin #yabancılaşması, içinde yaşadıkları tarihsel şartlarla birlikte anlam kazandı.
Ben Ruhi Bey Nasılım, 1976’da yayımlandı. Ruhi Bey adlı karakterin çocukluğunu, aile ilişkilerini, travmalarını, arzularını ve kendisini tanıma çabasını farklı kişilerin anlatımları aracılığıyla kurdu. Şiir, tek bir kahramanın yaşamını anlatırken biyografi, dramatik monolog, çok seslilik ve iç çözümleme özelliklerini bir araya getirdi; 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’ne değer görüldü.
Sevda ile Sevgi, Şairin Seyir Defteri, Bezik Oynayan Kadınlar, İlkyaz Şikâyetçileri ve Oteller Kenti’nde yalnızlık, yaşlanma, ölüm, aşk, geçmiş ve insanın kendisine yabancılaşması üzerinde durdu. Özellikle otel, meyhane, park, istasyon ve kent sokakları, geçici karşılaşmaların ve tamamlanamamış hayatların mekânlarına dönüştü. Seniha, Cemile, Ester ve Cemal gibi #şiirselkarakterlerle bireysel hikâyeleri geniş bir insanlık durumuna taşıdı.
Cansever, şiiri öncelikle bir dil ve düşünce meselesi olarak gördü. İkinci Yeni’nin imgeye dayalı yeniliğine katılmakla birlikte anlamsızlığı şiirin amacı olarak kabul etmedi. Öykü, tiyatro, biyografi ve günlük gibi farklı türlerin anlatım imkânlarından yararlanarak #uzunşiirler yazdı; dizenin sınırlarını gevşetti ve şiirin anlatıcı, karakter, mekân ve dramatik çatışma kurabilen geniş bir yapı olduğunu gösterdi.
1975’te Kapalıçarşı’daki dükkânını satarak ticaret hayatından ayrıldı ve zamanını bütünüyle şiire ayırdı. Kış aylarını İstanbul’da, yazlarını ise eşiyle birlikte Akdeniz kıyılarında geçirdi. Bodrum’a yerleşmesinden kısa süre sonra beyin kanaması geçirdi; tedavi için İstanbul’a getirildi ancak 28 Mayıs 1986’da hayatını kaybetti. Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.
Yeniden adlı toplu şiirleri 1982 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Bu ödül, tek bir kitabın yanında Cansever’in yaklaşık otuz yıllık şiir serüvenindeki sürekli yenilenmeyi, dramatik şiire yaptığı katkıyı ve modern insanın yalnızlığını çok katmanlı bir şiir diliyle ifade etmesini onurlandırdı. Ölümünden sonra yayımlanan yazıları, söyleşileri, mektupları ve kitaplarına girmeyen şiirleri, onun edebî mirasını daha kapsamlı biçimde görünür kıldı.
Edip Cansever, İkindi Üstü’nün gençlik duyarlılığından Yerçekimli Karanfil’in imgeci dünyasına; Tragedyalar’ın şiirsel tiyatrosundan Ben Ruhi Bey Nasılım’ın çok sesli karakter anlatısına uzanan sürekli bir yenilenme çizgisi oluşturdu. #varoluşçulukla ilişkilenen insan sorunlarını ve modern kent deneyimini kendine özgü bir anlatımla işleyerek #Türkşiirinin sınırlarını genişletti ve sonraki şair kuşakları üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
Edip Cansever’in Bibliosfer profili Türk şiiri, İkinci Yeni, İkindi Üstü, Yerçekimli Karanfil, dramatik şiir, uzun şiir, varoluşçuluk, yalnızlık, yabancılaşma, şiirsel karakter ve kent şiiri eksenlerinde şekillenir.
EDEBİYAT TARİHİNDEKİ KONUMU
Edip Cansever, modern Türk şiirinde imge merkezli yeniliği dramatik anlatım, uzun şiir ve karakter oluşturma yöntemleriyle genişleten öncü şairlerden biridir. İkinci Yeni çevresinde anılmakla birlikte şiirini yalnızca bu hareketin dil özellikleriyle sınırlamamış, kendisine özgü bir anlatı ve düşünce alanı kurmuştur.
Şiir serüveni boyunca aynı biçimi tekrarlamak yerine her kitabında yeni bir anlatım yöntemi denemiştir. Gençlik şiirlerinden Garip etkisine, imgeci dönemden dramatik şiire ve çok sesli karakter anlatılarına uzanan bu değişim, onun külliyatındaki temel sürekliliği oluşturur.
İKİNDİ ÜSTÜ VE İLK DÖNEMİ
İkindi Üstü, Cansever’in henüz on dokuz yaşındayken yayımladığı ilk şiir kitabıdır. Kitap, olgunluk dönemindeki şiirinden farklı bir söyleyiş taşısa da genç şairin şehir hayatına, aşka, hüzne, insanlara ve gündelik ayrıntılara duyduğu ilgiyi gösterir.
İlk dönem şiirlerinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas ve dönemin başka şairlerinden gelen etkiler hissedilir. Lirik duyarlılık, sonbahar, yağmur, akşam, sokak ve kadın görüntüleri belirgin bir yer tutar.
Cansever’in ilk kitabını sonraki toplu kitaplarına almaması, şiirsel gelişiminde keskin bir öz değerlendirme yaptığını gösterir. Bununla birlikte İkindi Üstü, sonraki büyük dönüşümün başlangıç noktasını ve şairin dünyayla ilk karşılaşma biçimini belgeleyen önemli bir eserdir.
GARİP ŞİİRİYLE İLİŞKİSİ
Dirlik Düzenlik, Cansever’in Garip hareketinin gündelik dil, sıradan insan ve şiirsel konuları genişletme anlayışından yararlandığı dönemini temsil eder.
Bu şiirlerde gündelik konuşma dili, mizah, küçük insanın hayatı ve sıradan nesneler öne çıkar. Ancak Cansever’in nesnelere yaklaşımı, onların yalnızca gündelik işlevleriyle sınırlı kalmaz.
“Masa da Masaymış Ha”da masa, insanın düşüncelerini, yüklerini ve hayatla kurduğu ilişkiyi taşıyan genişleyen bir varlığa dönüşür. Bu yaklaşım, nesnenin daha sonra Cansever şiirinde kazanacağı psikolojik ve simgesel işlevin erken örneklerinden biridir.
YERÇEKİMLİ KARANFİL
Yerçekimli Karanfil, Cansever’in kendi şiir dilini belirgin biçimde kurduğu temel dönüm noktasıdır. Kitapta duygu, nesne ve düşünce arasındaki alışılmış bağlar yeniden düzenlenir.
Yerçekimi, insanı dünyaya bağlayan doğal bir güçtür; karanfil ise aşkı, yakınlığı, güzelliği ve insanlar arasında aktarılan duyguyu çağrıştırır. Bu iki sözcüğün aynı başlıkta buluşması, Cansever’in somut gerçeklikle şiirsel düş gücünü birleştirme yöntemini özetler.
Kitabın şiirlerinde masa, karanfil, gökyüzü, ağaç, bardak ve insan bedeni gibi tanıdık unsurlar gündelik anlamlarının dışına çıkar. Nesneler, kişinin iç dünyasını ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi görünür kılan şiirsel yapılara dönüşür.
1958 Yeditepe Şiir Armağanı, kitabın yeni şiir diliyle bireyin sevgi ve varoluş arayışını birleştiren yapısını onurlandırmıştır.
İKİNCİ YENİ İÇİNDEKİ YERİ
Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ece Ayhan, İlhan Berk ve Sezai Karakoç’la birlikte İkinci Yeni’nin öncü şairleri arasında değerlendirilir.
İkinci Yeni’nin ortak yeniliği, şiir dilinin gündelik iletişimin doğrudanlığından uzaklaştırılması, alışılmamış bağdaştırmalar kurulması ve imgenin anlam üretimindeki rolünün güçlendirilmesidir.
Cansever bu imkânlardan yararlanmakla birlikte şiirin rastlantısal veya bütünüyle anlamsız bir sözcük düzenine dönüşmesine karşı çıkmıştır. Şiirin kendi içinde bir gerçeklik ve düşünce düzeni taşıması gerektiğini savunmuştur.
Onu hareketin diğer şairlerinden ayıran temel özelliklerden biri, şiiri tiyatro, öykü ve karakter anlatımıyla genişletmesidir. Cansever’in şiiri yalnızca görüntüler üretmez; kişiler, mekânlar, olaylar ve çatışmalar da oluşturur.
DÜŞÜNCENİN ŞİİRİ
Cansever’in poetikasında şiir, yalnızca duygunun doğrudan dışavurumu değildir. Duygunun düşünceye, düşüncenin ise şiirsel bir yapıya dönüşmesi gerekir.
Şiirleri belirli bir felsefi tezi açıklamaz; insanın varlığı, yalnızlığı, özgürlüğü ve başkalarıyla ilişkisi üzerine düşünmeyi sağlayan durumlar kurar.
Düşünce, şiirde soyut açıklamalar biçiminde değil; nesneler, karakterler, konuşmalar ve dramatik gerilimler aracılığıyla ortaya çıkar. Böylece şiir hem hissedilen hem de üzerinde düşünülen bir deneyime dönüşür.
VAROLUŞÇULUK
Cansever’in şiir kişileri çoğunlukla kendi varlıklarının bilincine ulaşmaya çalışan insanlardır. Kim olduklarını, neden yaşadıklarını ve başkalarıyla gerçek bir ilişki kurup kuramayacaklarını sorgularlar.
Varoluşçulukla ilişkili yalnızlık, seçim, sorumluluk, iletişimsizlik ve kendine yabancılaşma gibi konular onun şiirinde belirgin biçimde yer alır.
Ancak Cansever, yalnızlığı bütünüyle edilgen bir umutsuzluk şeklinde kurmaz. Kişinin sıkıntısının bilincine varması, kendisini ve içinde yaşadığı düzeni değiştirebilme ihtimalini de taşır.
Bu nedenle şiirlerindeki bunalım, yalnızca karanlık bir ruh hâli değil, daha gerçek ve anlamlı bir yaşam arayışının başlangıcıdır.
YALNIZLIK VE İLETİŞİMSİZLİK
Yalnızlık, Edip Cansever şiirinin en sürekli temalarından biridir. Şiir kişileri kalabalık kentlerde, ailelerin içinde, dost masalarında veya otel odalarında yaşasalar da kendilerini tam olarak anlatamazlar.
İletişimsizlik yalnızca insanların konuşmaması değildir. Konuşmaların gerçek duyguları örtebilmesi, kişilerin birbirlerini hazır roller ve kalıplar üzerinden tanıması da iletişimsizliğin bir biçimidir.
Cansever’in uzun monologları, karakterlerin başkalarına anlatamadıkları düşünceleri görünür hâle getirir. Şiir, gündelik hayatta duyulmayan iç seslerin konuşabileceği bir alana dönüşür.
YABANCILAŞMA
Cansever’in karakterleri hem topluma hem de kendi benliklerine yabancılaşabilirler. İnsan, yaptığı işin, aile ilişkilerinin veya kendisine biçilen toplumsal rolün içinde gerçek kişiliğini kaybedebilir.
Bu yabancılaşma modern kentin hızı, çalışma düzeni, tekrarlanan alışkanlıklar ve yüzeysel ilişkiler içinde gelişir. Kişi, hayatını sürdürürken kendi yaşamının dışarıdan izleyicisi hâline gelebilir.
Şair, yabancılaşmayı soyut bir kavram olarak bırakmaz. Masa, oda, park, otel, meyhane ve dükkân gibi somut mekânlarla insanların davranışları üzerinden görünür kılar.
DRAMATİK ŞİİR
Edip Cansever’in Türk şiirine yaptığı temel katkılardan biri dramatik şiiri geliştirmesidir. Şiirlerinde yalnızca lirik bir “ben” konuşmaz; farklı geçmişlere, seslere ve davranışlara sahip karakterler ortaya çıkar.
Diyalog, monolog, sahne betimlemesi, olay örgüsü ve karakter çatışması gibi tiyatro unsurlarını şiir yapısına taşır. Böylece şiir, tek bir duygunun anlatımından çok kişilerin karşılaştığı geniş bir sahneye dönüşür.
Dramatik yapı, karakterlerin yalnızca ne düşündüğünü değil, başkalarının yanında nasıl davrandığını ve kendi içlerindeki çelişkileri nasıl yaşadığını göstermesine imkân verir.
TRAGEDYALAR
Tragedyalar, Cansever’in şiirle tiyatroyu en kapsamlı biçimde birleştirdiği eserlerden biridir.
Lusin, Armenak, Vartuhi, Stepan ve Diran adlı karakterler, ortak bir geçmişin, aile ilişkilerinin ve çözülememiş çatışmaların içinde yaşarlar. Her kişinin kendi anlatısı, diğerlerinin hikâyesiyle birleşir.
Eserde tragedyayı oluşturan unsur yalnızca büyük bir felaket değildir. İnsanların birbirlerini sevme ve anlama isteklerine rağmen geçmişlerinden ve kişiliklerinden kaynaklanan engelleri aşamamalarıdır.
Cansever, klasik tragedyanın kader ve suç kavramlarını modern insanın aile, kimlik ve iletişim sorunlarıyla ilişkilendirir.
UZUN ŞİİR
Cansever, kısa ve yoğun şiirlerin yanında anlatının zaman içinde gelişmesine izin veren uzun şiirler yazmıştır.
Uzun şiir, karakterlerin geçmişlerine, konuşmalarına, düşünce değişimlerine ve birbirleriyle ilişkilerine geniş yer açmasını sağlar. Şiir, bir anın duygusunu aktarmaktan çıkarak bütün bir hayatın farklı kesitlerini taşıyabilir.
Dizelerin cümle sonlarıyla aynı yerde bitmemesi, konuşma ritminin ve düşüncenin kesintisiz biçimde ilerlemesine yardımcı olur.
Bu anlayış, şiirin öykü ve roman kadar geniş bir insan dünyası kurabileceğini gösterirken şiirsel yoğunluğu da korur.
ŞİİRSEL KARAKTERLER
Edip Cansever’in şiirleri Ruhi Bey, Yakup, Cemile, Seniha, Ester, Cemal, Lusin ve Armenak gibi unutulmaz karakterlerle genişler.
Bu kişiler yalnızca şairin farklı duygularını temsil eden maskeler değildir. Geçmişleri, alışkanlıkları, korkuları, arzuları ve toplumsal çevreleri bulunan bağımsız kişilikler olarak kurulur.
Şair, karakterleri dışarıdan bütünüyle açıklamak yerine onların konuşmasına ve kendilerini farklı yönleriyle göstermesine imkân verir.
Aynı kişi hakkında farklı anlatıcıların konuşması, insan kimliğinin tek bir açıklamaya indirgenemeyeceğini gösterir.
BEN RUHİ BEY NASILIM
Ben Ruhi Bey Nasılım, Cansever’in karakter yaratma ve çok sesli anlatım yönteminin en güçlü örneklerinden biridir.
Ruhi Bey, kendi geçmişini ve kimliğini anlamaya çalışırken yalnızca kendi sesiyle konuşmaz. Hayatına dokunan farklı kişilerin anlatımları, onun değişik yönlerini ortaya çıkarır.
Bu yapı, biyografik bir araştırmaya benzer. Ancak amaç Ruhi Bey hakkında kesin bir sonuca ulaşmak değil, insan benliğinin başkalarının belleğinde ve kendi iç konuşmalarında nasıl parçalandığını göstermektir.
Kitabın 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’ne değer görülmesi, dramatik şiirle psikolojik derinliği birleştiren özgün yapısının karşılığıdır.
KENT ŞİİRİ VE KAPALIÇARŞI
İstanbul ve özellikle Kapalıçarşı, Cansever’in şiirinin temel mekânsal kaynakları arasındadır.
Kapalıçarşı’nın kalabalığı, karanlık geçitleri, eski eşyaları ve sürekli değişen insan topluluğu, modern hayatın karmaşıklığını taşıyan büyük bir sahne oluşturur.
Şair dükkânın asma katında hem çarşının parçası hem de gözlemcisidir. Bu ikili konum, şiirlerindeki içeride olma ve dışarıdan bakma gerilimini güçlendirir.
Kent, Cansever’de yalnızca binalardan ve sokaklardan oluşmaz. İnsanların birbirlerine yaklaşıp uzaklaştıkları, roller üstlendikleri ve yalnızlıklarını taşıdıkları psikolojik bir mekândır.
OTEL VE GEÇİCİLİK
Otel, Cansever’in özellikle geç dönem şiirlerinde önemli bir mekândır. Otelde insanlar aynı yapı içinde bulunur ancak birbirlerinin hayatlarına tam olarak katılmazlar.
Odalar, koridorlar, lobiler ve yemek salonları geçici karşılaşmaları barındırır. Her insan kısa süreliğine oradadır ve geride eksik bir hikâye bırakır.
Otel, modern insanın dünyadaki geçici konumunu ve kalıcı bağ kurma güçlüğünü temsil eder. Bu nedenle Cansever, “Oteller Şairi” olarak da anılmıştır.
ŞAİRİN SEYİR DEFTERİ VE GEÇ DÖNEMİ
Şairin Seyir Defteri, Bezik Oynayan Kadınlar, İlkyaz Şikâyetçileri ve Oteller Kenti, Cansever’in geç dönem şiirindeki içe yönelişi temsil eder.
Bu kitaplarda yaşlanma, ölüm, geçmişe bakış, aşkın kalıntıları ve hayatın geçiciliği belirginleşir. Ancak şiir, yalnızca kişisel bir hatıra alanına kapanmaz.
Karakterlerin yalnızlığı daha geniş ve evrensel bir insanlık durumuyla ilişkilendirilir. İnsan, zaman karşısındaki geçiciliğini fark ederken yaşamaya ve başkalarıyla bağ kurmaya devam eder.
TOPLUMSAL VE SİYASAL DUYARLILIK
Cansever, şiirin doğrudan siyasal sloganların taşıyıcısı olmasına mesafeli durmakla birlikte şairin toplumdan ve politik gelişmelerden bütünüyle uzaklaşamayacağını düşünmüştür.
Çağrılmayan Yakup, Kirli Ağustos ve Sonrası Kalır’da toplumsal baskı, adaletsizlik, siyasal şiddet ve yenilgi duygusu şiirin arka planını oluşturur.
Siyasal olaylar çoğunlukla bireylerin korkularında, suskunluklarında ve hayatla kurdukları ilişkilerde görünür hâle gelir.
Bu yöntem, şiirin estetik yapısını korurken tarihsel dönemin insan üzerindeki etkilerini güçlü biçimde ifade etmesini sağlar.
DİL VE İMGE
Cansever şiiri her şeyden önce bir dil meselesi olarak değerlendirmiştir. Ortak dilin olanaklarını işleyerek yeni ve yoğun bir şiir düzeni kurmayı amaçlamıştır.
Alışılmamış bağdaştırmalar, nesneler arasındaki beklenmedik ilişkiler ve duyuların birbirine aktarılması şiirinin imge yapısını meydana getirir.
İmge, yalnızca metni süsleyen bir araç değildir. İnsanların doğrudan anlatamadıkları duyguları ve düşünceleri görünür kılan temel anlam üretme yöntemidir.
Cansever’in şiiri ilk okumada çok yönlü ve kapalı görünebilir; ancak karakterlerin, nesnelerin ve tekrarların oluşturduğu iç düzen takip edildiğinde bütünlüklü bir insan dünyası ortaya çıkar.
ŞİİRİN TÜRLERLE İLİŞKİSİ
Cansever yalnızca şiir kitabı yayımlamış olsa da şiirini başka edebî türlerin imkânlarıyla genişletmiştir.
Öyküden olay ve karakter oluşturmayı, tiyatrodan diyalog ve dramatik çatışmayı, romandan geniş zamanlı anlatıyı, biyografiden ise bir hayatı farklı tanıklıklarla kurma yöntemini almıştır.
Bu türler şiirin içinde kendi biçimleriyle kalmaz; yoğunlaştırılmış, ritmik ve çağrışıma dayalı bir şiir yapısına dönüşür.
Böylece Cansever, şiirin başka türlerle ilişki kurarken kendi temel özelliklerini koruyabileceğini göstermiştir.
ÖDÜLLERİNİN BAĞLAMI
1958 Yeditepe Şiir Armağanı, Yerçekimli Karanfil’in Cansever’in kendine özgü imge ve düşünce dünyasını kurduğu eser olarak taşıdığı önemi görünür kılmıştır.
1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü, Ben Ruhi Bey Nasılım’ın dramatik monolog, çok seslilik ve psikolojik çözümlemeyi birleştiren yapısını onurlandırmıştır.
1982 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, Yeniden adlı toplu şiirleri aracılığıyla şairin belirli bir kitabının ötesinde uzun yıllara yayılan şiir üretimine verilmiştir.
Üç ödül birlikte değerlendirildiğinde Cansever’in imgeci başlangıcını, karakter merkezli olgunluk dönemini ve bütün şiir serüveninin kalıcı değerini temsil eder.
EDEBÎ ETKİSİ
Edip Cansever, şiirde karakter, diyalog ve dramatik yapı kurma yöntemleriyle kendisinden sonraki kuşaklara geniş bir anlatım alanı açmıştır.
Onun etkisi yalnızca belirli sözcük veya imge biçimlerinin benimsenmesinde görülmez. Şiirin ne kadar genişleyebileceği, kaç farklı sesi taşıyabileceği ve bir insan hayatını nasıl kurabileceği konusunda sunduğu örnekte belirginleşir.
Ruhi Bey, Yakup, Cemile ve Seniha gibi karakterler, Türk şiirinde şiir kitabının bütününe yayılan kişiliklerin kurulabileceğini göstermiştir.
Şiirleri tiyatro, müzik, seslendirme ve farklı sanat çalışmaları aracılığıyla yeniden yorumlanmış; geniş bir okur kitlesi tarafından okunmaya devam etmiştir.
BİBLİOSFER SINIFLANDIRMASI
Edip Cansever için temel sınıflandırma alanları Türk şiiri, İkinci Yeni, İkindi Üstü, Yerçekimli Karanfil, dramatik şiir, uzun şiir, varoluşçuluk, yalnızlık, yabancılaşma, şiirsel karakter ve kent şiiridir.
Edip Cansever’in külliyatını birleştiren temel özellik, bireyin iç dünyasını yalnızca lirik bir sesle değil; karakterler, mekânlar, diyaloglar, nesneler ve uzun dramatik yapılar aracılığıyla anlatmasıdır.
İkindi Üstü’nde başlayan şiir arayışı, Yerçekimli Karanfil’de özgün bir imge düzenine, Tragedyalar’da şiirsel tiyatroya ve Ben Ruhi Bey Nasılım’da çok sesli bir insan biyografisine dönüşmüştür.
Modern insanın yalnızlığını, başkalarıyla bağ kurma isteğini ve kendisini tanıma çabasını sürekli yenilenen bir şiir diliyle işleyerek çağdaş Türk şiirinin en kapsamlı ve kalıcı dünyalarından birini oluşturmuştur.