Bibliosfer
0.0/10 0 kişi
7 Kitap
0 Okunma
0 Beğeni
0 Takipçi
Doğum tarihi 1972
Doğum yeri Aydın

Murat Uyurkulak, 1972 yılında Aydın’da doğdu. Çocukluğu ve gençliği İzmir’de geçti. Ailesiyle birlikte İzmir’in Bornova ilçesinde yaşadı ve kişisel belleğinde önemli bir yer tutan Bornova’yı daha sonra özellikle Delibo romanının temel mekânına dönüştürdü.

Dar gelirli iki öğretmenin çocuğuydu. Babası Türkçe ve edebiyat öğretmeniydi. Evdeki kitaplık, çocukluk yıllarında farklı edebiyat gelenekleriyle tanışmasını sağladı.

Babasının sosyalist düşünceye yakınlığı nedeniyle evde özellikle Rus edebiyatına ait geniş bir kitap birikimi bulunuyordu. Uyurkulak, çocukluk dönemindeki maddi sınırlılıklar içinde kitapların kendisi için temel eğlence ve düşünme alanlarından biri olduğunu belirtti.

İlköğrenimini İzmir Çamdibi’ndeki Devrim İlkokulunda sürdürdü. Daha sonra Bornova Anadolu Lisesinde öğrenim gördü.

İlkokulu bitirip Anadolu lisesini kazandığında babası ona Can Yayınlarının yirmi beş kitaptan oluşan Gençlik Serisi’ni armağan etti. Uyurkulak, yıllar sonra bu kitapların yazarlığının oluşumunda belirleyici bir etkisi olduğunu açıkladı.

Çocukluk ve gençlik yılları, 1970’lerin yoğun siyasal çatışmalarıyla 12 Eylül 1980 askerî darbesinin toplumsal sonuçlarına rastladı. Sol düşünceyle ilişkili bir aile çevresinde büyümesi nedeniyle dönemin grevleri, gösterileri, siyasal baskıları ve aile içinde yaşanan kırılmalar belleğinde yer etti.

Uyurkulak, ailesini birden fazla kuşağı sol düşünceyle ilişki kurmuş bir aile olarak tanımladı. 12 Eylül’ün yalnızca siyasî faaliyette bulunan kişileri değil, ailelerin gündelik hayatını, ilişkilerini ve gelecek duygusunu da değiştirdiğini gözlemledi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenim gördü. Daha sonra Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünde eğitim aldı. Üniversite öğrenimini düzenli bir meslek yaşamına dönüştürmedi; farklı işlerde çalışarak yazı ve yayıncılık alanına yöneldi.

Genç yaşta ailesinden ayrıldı. Garsonluk, aşçılık, fotoğraf karanlık odası çalışanlığı, çevirmenlik, gazetecilik ve yayıncılık yaptı.

Bu işler, daha sonra kitaplarında anlatacağı emekçi, işsiz, yoksul, güvencesiz veya toplumun merkezinden uzaklaştırılmış karakterleri yakından gözlemlemesini sağladı.

İzmir’de arkadaşlarıyla birlikte Sardunyalar ve Kaplumbağalar adlı fotokopi fanzini hazırladı. Şiir ve kısa metinler yazdı; ancak zamanla anlatmak istediği hikâyelerin şiirden çok düzyazıya uygun olduğunu düşünmeye başladı.

İlk romanı Tol’un başlangıcı, uzun bir şiir yazma girişimine dayanır. Yaklaşık otuz sayfalık bir şiir tasarlarken dizeleri yan yana yazarak düzyazıya dönüştürmeyi denedi.

1997 yılı ortalarında aşçılık ve garsonluk yaptığı sırada bu metin üzerinde çalışmaya başladı. Başlangıçta şiir olarak düşünülen metin zamanla karakterlerin, mektupların, yolculukların ve farklı dönemlere ait siyasal tanıklıkların birleştiği bir romana dönüştü.

Uyurkulak, geçimini sağlamak amacıyla yaptığı işlerin yanında çevirmenlik çalışmalarını sürdürdü. Mihail Bakunin’in Devlet ve Anarşi adlı eserini Türkçeye çevirdi. Robert Fisk ve Tarık Ali gibi yazarların eserlerinin Türkçeye aktarılmasında da görev aldı.

Bekir Yıldırım’la birlikte hazırladığı 1001 Kokteyl adlı kitapta farklı ülkelerden kokteyl tariflerini bir araya getirdi. Eser, yazarın edebiyat dışındaki yayın çalışmalarından biri oldu.

Gazetecilik alanında uzun süre Radikal gazetesinin dış haberler servisinde çalıştı. Uluslararası gelişmeler, savaşlar, siyasal çatışmalar ve toplumsal hareketlerle ilgili haberlerin hazırlanması ve çevrilmesi süreçlerinde görev aldı.

Milliyet Sanat, Gate ve Radikal Kitap gibi gazete ekleri ve dergilerde yazıları yayımlandı. Gazetecilik ve çeviri çalışmaları, farklı ülkelerde yaşanan siyasal olayları Türkiye’nin yakın tarihiyle karşılaştırmasına imkân verdi.

İlk romanı Tol: Bir İntikam Romanı 2002’de yayımlandı. Kitabın adı Kürtçede “intikam” anlamına gelen “tol” sözcüğünden gelir.

Romanın merkezinde, bir tren yolculuğu sırasında karşılaşan ve geçmişin farklı siyasal yenilgilerini taşıyan kişiler bulunur. Yolculuk ilerledikçe 1950’lerden 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerine, Kürt meselesine, devrimci hareketlere ve devlet şiddetine uzanan parçalı bir yakın tarih anlatısı ortaya çıkar.

Tol, tarihsel olayları resmî kararların ve tanınmış siyasetçilerin merkezinden anlatmaz. İşkenceye uğramış, cezaevinde kalmış, yeraltına çekilmiş, sürgün edilmiş, yoksullaşmış veya politik mücadelede yenilmiş insanların hikâyelerini öne çıkarır.

Romanın kişilerinden Şair ile Yusuf’un tren yolculuğu, bireysel hayatların Türkiye’nin siyasal tarihiyle kesiştiği bir anlatı hattı oluşturur. Yol boyunca anlatılan mektuplar, hatıralar ve farklı kişilere ait hikâyeler romanın parçalı yapısını meydana getirir.

Tol’da intikam yalnızca belirli bir kişiye yönelen karşılık verme eylemi değildir. Susturulanların, kaybedilen hayatların ve yenilmiş siyasal kuşakların geçmişle hesaplaşma arzusudur.

Romanın dili ağıt, öfke, ironi, argo, şiir ve kara mizah arasında hareket eder. En ağır şiddet sahnelerinde bile bütünüyle tek yönlü bir karanlığa kapanmayan bir anlatım kurulur.

Uyurkulak, sokakta konuşulan Türkçeyi, bölgesel söyleyişleri, küfrü ve bozulmuş söz dizimini edebî dilin parçası hâline getirdi. Karakterlerin eğitimleri, sınıfsal konumları ve ruhsal durumları konuşma biçimlerine yansıtıldı.

Tol yayımlandığında çağdaş Türkçe roman içinde farklı bir siyasal ve dilsel ses olarak dikkat çekti. Roman, geçmişin devrimci hareketlerini romantik bir zafer anlatısı olarak değil; yenilgi, ihanet, şiddet, suçluluk ve tükenmişlik içinden değerlendirdi.

Mahir Günşiray, Tol’u tiyatroya uyarladı. Tiyatro Oyunevi tarafından sahnelenen yapım, romanın parçalı anlatımını, tren yolculuğunu ve farklı tanıklıklarını sahne diline taşıdı.

Uyurkulak uyarlama sürecine doğrudan müdahale etmedi. Günşiray’a metni serbestçe kullanabileceğini belirtti; daha sonra sahne uyarlamasının romanın anlaşılmasına katkı sağladığını ifade etti.

Tol 2008’de Zorn adıyla Almancaya çevrildi. Daha sonra Fransızca ve İtalyanca dâhil farklı dillerde yayımlandı. Uyurkulak’ın roman ve öyküleri zamanla toplam on dile ulaştı.

İkinci romanı Har: Bir Kıyamet Romanı 2006’da yayımlandı. “Har” sözcüğü ateşin en yoğun, yakıcı ve kızgın hâlini çağrıştırır.

Har, Türkiye’nin siyasal şiddetini, savaşlarını, milliyetçiliğini, devlet yapısını, cinsiyet ilişkilerini ve farklı kimliklere yöneltilen baskıyı kıyamet anlatısına yaklaşan parçalı bir kurgu içinde ele aldı.

Roman, gerçekçi tarih anlatısıyla fantastik ve grotesk unsurları bir araya getirdi. Uyurkulak, gündelik hayatın zaten olağanüstü ölçüde şiddet içerdiği düşüncesinden hareketle gerçeklikle kıyamet tasavvuru arasındaki sınırı belirsizleştirdi.

Har’daki kişiler, Tol’un erkek ve devrimci ağırlıklı dünyasına göre daha geniş bir toplumsal ve cinsel çeşitlilik gösterir. Kadınlar, eşcinseller, yoksullar ve farklı kimliklerden kişiler anlatının bağımsız sesleri hâline gelir.

Yazar, romanın ayrı bir “siyasî boyutu” bulunmadığını, çünkü baştan sona siyasal olduğunu belirtti. Böylece siyaseti olay örgüsüne dışarıdan eklenen bir düşünce alanı değil, karakterlerin bedenlerini, ilişkilerini ve hayatta kalma biçimlerini belirleyen yapı olarak değerlendirdi.

Murat Uyurkulak’ın ilk öykü kitabı Bazuka: Aşk, Yalnızlık ve Şiddete Dair Hikâyeler 2011’de yayımlandı.

Kitap, Tutkular Kitaplığı, Kurtuluş On İki, Kuş Yuvası, Pembe, Aşk, Yalnızlık ve Bazuka, Şarap, Derviş, Kırmızı ve Gülsüm adlı dokuz öyküden oluşur.

Bazuka’dan önce Uyurkulak, iki uzun ve yoğun roman yayımlamıştı. Öykü kitabında romanlarındaki siyasal ve toplumsal meseleleri daha kısa, belirli bir ana veya çatışmaya yoğunlaşan anlatılar içinde ele aldı.

Kitabın alt başlığındaki aşk, yalnızlık ve şiddet, öyküleri birbirine bağlayan üç ana eksendir. Sevgi ilişkileri çoğunlukla toplumsal iktidardan, erkeklikten, sınıftan ve maddi koşullardan bağımsız kurulamaz.

Tutkular Kitaplığı, kaybolmuş veya unutulmuş edebiyatçıları polisiye ve hiciv düzeni içinde ele alır. Yayıncıların, gazetecilerin ve reklamcıların kaçırılmasıyla başlayan olaylar, tanınmayan kitapların görünür hâle getirilmesi için yürütülen tuhaf bir kampanyaya dönüşür.

Öykü, edebî değerin yalnızca metnin niteliğiyle belirlenmediğini; yayınevi, tanıtım, basın, dağıtım ve edebiyat çevrelerinin de bir yazarın hatırlanmasında veya unutulmasında etkili olduğunu gösterir.

Kurtuluş On İki, ölüm, miras, geçmişte kalan belgeler ve bir kişinin ardında bıraktığı hayat parçaları çevresinde gelişir. Bireysel bir ölüm üzerinden çevresindeki kişilerin davranışları ve toplumsal roller görünür hâle gelir.

Kuş Yuvası, cinsiyet kimliği, beden ve toplumun kişileri kadınlık ile erkeklik arasında kesin biçimde sınıflandırma isteği üzerinde durur. Toplumsal ölçütlerin dışında kalan kişi, hem merakın hem dışlanmanın nesnesine dönüşür.

Pembe, renklerin bile cinsiyetlere göre ayrıldığı bir erkeklik düzenini hicveder. Pembe renk, estetik bir tercih olmaktan çıkarılarak erkekliğin tehdit altında görülmesine yol açan toplumsal bir işarete dönüştürülür.

Aşk, Yalnızlık ve Bazuka, çocukluk mahallesi, arkadaş çetesi, popüler sinema ve ilk aşk deneyimi etrafında gelişir. Çağrı, Tarzan ve Rambo gibi filmlerden alınan görüntüler, çocukların kahramanlık ve erkeklik hayallerini biçimlendirir.

Çocukların oluşturduğu çetenin armasında kılıç, kaplan ve bazuka bulunur. Bu simgeler, masum oyunla yetişkin dünyasındaki şiddet ve iktidar imgeleri arasındaki ilişkiyi gösterir.

Öyküde sevgi ve kıskançlık gibi kişisel duygular, grup dayanışması ve erkeklik kuralları tarafından denetlenir. Çocuğun bir sırrı saklaması veya bir kıza ilgi duyması, grubun ortak düzenine karşı davranış olarak görülür.

Şarap, gündelik hayatın içine yerleşen arzu, tüketim ve mutsuzluk duygularını bir karşılaşma üzerinden ele alır.

Derviş’te manevî arayışla maddi hayat arasındaki mesafe mizah ve yabancılaşma aracılığıyla işlenir. Başka bir zamana veya dünyaya aitmiş gibi görünen kişi, çağdaş toplumun gündelik gerçekliğiyle karşılaşır.

Kırmızı, savaş ve şiddet deneyimi sonrasında kırmızı renge tahammül edemeyen bir karakter çevresinde gelişir. Renk, kanı ve travmatik belleği harekete geçiren bir uyarıcıya dönüşür.

Gülsüm’de aile, babalık, milliyetçilik, cinsellik ve ikiyüzlü ahlak anlayışı ele alınır. Nedim Bey’in kendi hayatındaki davranışlarla oğlundan beklediği “millî ve ahlaklı” erkeklik modeli arasındaki çelişki hicvedilir.

Baba, oğlunu bağımsız bir kişi olarak değil, kendi değerlerini devam ettirecek bir mülk gibi görür. Aile içindeki efendilik ilişkisi, devlet ve toplumdaki daha geniş iktidar biçimlerinin küçük ölçekteki karşılığına dönüşür.

Bazuka’nın öyküleri farklı tarihlerde ve farklı amaçlarla yazılmıştır. Bazıları başka eserlerle edebî ilişki kurmuş, bazıları belirli yayın projeleri için hazırlanmış, bazıları da başka yazarlarla fikir veya yazım ortaklığı içinde geliştirilmiştir.

Kitabın bütünlüğü tek bir olay örgüsünden değil, benzer insanlara yönelen bakıştan doğar. Öykülerde yoksullar, toplumun dışına itilenler, cinsiyet kalıplarına uymayanlar, öfkesini bastıranlar, çocukluklarını kaybedenler ve aile baskısı altında ezilenler öne çıkar.

Uyurkulak ciddi toplumsal meseleleri yalnızca karanlık ve ağır bir dille anlatmaz. İroni, hiciv, argo ve beklenmedik benzetmeler, karakterlerin yaşadığı şiddetin görünür hâle gelmesini sağlar.

Bazuka’nın ilk baskısı Mayıs 2011’de Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap 2024’te Can Yayınları tarafından yeni bir edisyonla yeniden basıldı.

Üçüncü romanı Merhume 2016’da yayımlandı. Roman polisiye, kara mizah, aile anlatısı ve toplumsal hesaplaşmayı bir araya getirdi.

Merhume’de suçun çözülmesi, geçmişte yaşananların etkisini ortadan kaldırmaz. Roman, gerçeğin bulunmasının kayıpları geri getirmeye veya kişileri suçluluklarından kurtarmaya yetmediği bir dünya kurar.

Uyurkulak, bu romanın yazımına utanç, hesaplaşma ve affedilme isteği duygularının eşlik ettiğini belirtti.

Bazuka’daki Gülsüm öyküsünde görülen otoriter baba ile oğul arasındaki ilişki, Merhume’de daha geniş bir aile ve iktidar yapısı içinde yeniden ortaya çıkar.

Romanın dilinde kelimelerin birleştirilmesi, seslerin bozulması, tekrarlar, hızlanan iç konuşmalar ve farklı anlatıcıların birbirine karışması önemli yer tutar.

Merhume, bireysel suçun arkasında aile, erkeklik, sınıf ve siyasal yapıların bulunduğunu gösterir. Kişinin kötülüğü yalnızca doğuştan gelen ahlaki bir eksiklik olarak açıklanmaz.

Dördüncü romanı Delibo 2020’de Can Yayınları tarafından yayımlandı. Romanın başkahramanı Yusuf, on sekiz yaşındayken terk ettiği Bornova’daki baba evine yıllar sonra geri döner.

Yusuf, çocukluk ve gençlik yıllarında babasının otoritesine karşı çıkarak evden ayrılmıştır. Yıllar sonra döndüğünde babası yaşlanmış ve eski iktidarını büyük ölçüde kaybetmiştir.

Dönüşün hemen ardından, mahallenin sevilen kişilerinden “Deli İbrahim”, diğer adıyla Delibo’nun kaybolduğunu öğrenir.

Delibo, çevresindeki insanlar tarafından mahallenin maskotu gibi görülen, kolayca sevilen ancak toplumsal düzen içinde bağımsız ve güvenli bir hayat kurmasına izin verilmeyen bir kişidir.

Yusuf’un çocukluk aşkı Yasemin de Delibo’yu aramak için Bornova’ya dönmüştür. Yasemin artık tanınmış bir televizyon oyuncusudur ve arama sürecinde Yusuf’tan yardım ister.

Yusuf, Yasemin’e karşı gençliğinden beri sürdürdüğü duygularla Delibo’nun kayboluşunu araştırma isteği arasında hareket eder.

Delibo’yu arama süreci, yalnızca kayıp bir kişiyi bulmayı amaçlayan polisiye bir soruşturma değildir. Yusuf’un çocukluğuna, ailesine, arkadaşlarına, sınıfsal utançlarına ve yarım kalmış ilişkilerine geri dönmesidir.

Bornova’nın sokakları, evleri, okulları, meyhaneleri ve mahalle ilişkileri romanın başlıca unsurlarındandır. Mekân, olayların geçtiği tarafsız bir arka plan değil, kişilerin hafızasını harekete geçiren canlı bir yapı olarak kullanılır.

Yusuf’un geçmişte tanıdığı kişiler farklı yönlere savrulmuştur. Bazıları yoksullukla mücadele etmiş, bazıları siyasal hareketlerin içinde yer almış, bazıları ünlü olmuş, bazıları ise mahallenin görünmez insanları arasında kalmıştır.

Roman kişilerin aynı çocukluk ortamından çıkmalarına rağmen sınıfsal, ailevi ve toplumsal koşullar nedeniyle farklı hayatlara yöneldiklerini gösterir.

Yusuf’un Yasemin’e duyduğu aşk, yalnızca bireysel bir romantik bağlılık değildir. Çocuklukta ulaşılamayan güzelliğin, kabul görmenin ve farklı bir hayata geçme arzusunun simgesine dönüşür.

Yusuf akıllı, duyarlı ve gözlemci olmasına rağmen yaralı, öfkeli ve kendi geçmişiyle hesaplaşmakta zorlanan bir karakterdir. Anlattığı olaylarda kendisini bütünüyle haklı veya masum göstermez.

Romanın baba-oğul ilişkisi, otoritenin zaman içindeki dönüşümüne dayanır. Genç oğul babanın iktidarından kaçar; yıllar sonra geri döndüğünde kendisi de yetişkin ve güç sahibi bir erkeğe dönüşmüştür.

Uyurkulak bu yapıyı, oğlun yeni bir iktidar figürü olmayı reddettiği ve babanın eski gardiyanlık görevinden vazgeçtiği bir dönüş hikâyesi olarak açıkladı.

Delibo, yazarın yaşamından ve Bornova’daki çocukluk belleğinden önemli ölçüde beslenir. Uyurkulak, romanın bütünüyle otobiyografik olmadığını; ancak kendi geçmişi tarafından şekillendirildiğini belirtti.

Yusuf’un sesiyle yazarın sesinin bazı bölümlerde birbirine yaklaşması bilinçli olarak korunmuştur. Uyurkulak anlatıcıyla arasındaki bu yakınlığı bütünüyle ortadan kaldırmak istemediğini açıkladı.

Romanda Yusuf’un çocukluk döneminde okuduğu kitaplara geniş yer verilir. Bu kitapların bir bölümü, yazarın Anadolu lisesini kazandığında babasından aldığı Can Gençlik Serisi’ndeki eserlerdir.

Edebiyat, yalnızca romanın içinde anılan kültürel birikim değildir. Yusuf’un yoksulluk, aile baskısı ve gündelik hayatın sınırlılıklarından geçici olarak uzaklaşmasını sağlayan alternatif dünyadır.

Delibo’nun dili standart yazı Türkçesiyle sınırlı değildir. Televizyon kanalları ve yabancı isimler, kişilerin gündelik hayatta telaffuz ettikleri biçimlerle yazılabilir.

“TRT”nin “Terete”, “PTT”nin “Petete”; London, Twain, Salinger ve Steinbeck gibi adların konuşma dilindeki seslerle aktarılması, merkezî yazı dili ile mahallenin sözlü dili arasındaki farkı görünür kılar.

Bu yazım biçimi, konuşan kişilerin “yanlış” Türkçe kullandığını göstermek için değil, standart dilin dışında kalan seslerin edebiyatta kendi ritimleriyle yer almasını sağlamak için kullanılır.

Uyurkulak yaklaşık on yıldır senaryo yazıyor olmasının Delibo’nun temposunu etkilediğini belirtti. Geri dönüşler, kısa sahneler, görsel ayrıntılar ve karakterlerin hızla anlatıya girmesi romanı sinematografik bir yapıya yaklaştırır.

Yazar Delibo’yu yitirilen gençliğe yazılmış bir ağıt ve yaşanan yoksulluğa yönelen isyan arzusundan doğan bir roman olarak tanımladı.

Ancak roman yalnızca yas ve öfke üzerine kurulmaz. Mahalle mizahı, arkadaşlıklar, eski şarkılar, çocukluk oyunları ve karakterlerin tuhaflıkları anlatıya karnavalesk bir canlılık kazandırır.

Delibo’nun kayboluşu, toplumun sevdiğini söylediği kırılgan kişileri gerçekte ne ölçüde koruduğu sorusunu açar. Mahalle tarafından tanınmak ve sevilmek, kişinin sömürülmesini veya şiddete uğramasını engellemeyebilir.

Roman aşk, kayıp kişi anlatısı, aile hesaplaşması ve toplumsal tarih arasında hareket eder. Eşitsizlik, yoksulluk, haksızlık, kin ve erkek egemen aile düzeni kişisel hikâyelerin içine yerleştirilir.

Hoca, Baba, Amca, Ben 2021’de yayımlandı. Kitap, Uyurkulak’ın 2017-2020 yılları arasında kaleme aldığı öyküleri bir araya getirdi.

Kitaba adını veren bölümde Hoca, Baba, Amca ve Ben olarak anılan dört kişinin hikâyeleri bulunur.

Hoca, Baba ve Amca; anarşizmden komünizme uzanan farklı muhalif eğilimlere sahip, yoksul, alkolle ilişkileri sorunlu ve kendilerini yenilmiş kabul etmeyen karakterlerdir.

Bu kişiler hayat, memleket, siyaset, ahlak ve insanlar hakkında güçlü görüşlere sahiptir. Dışarıdan bakıldığında “kaybeden” olarak sınıflandırılmalarına rağmen kendi değer ölçülerine göre yaşamaya çalışırlar.

Kitapta erkekler arasındaki arkadaşlık, hayranlık, rekabet, babalık ve otorite ilişkileri incelenir.

Uyurkulak’ın eserlerinde erkeklik yalnızca erkek karakterlerin ortak özelliği değildir. Aileyi, siyaseti, sevgiyi, cinselliği ve şiddeti biçimlendiren toplumsal bir iktidar düzenidir.

Yazar, edebiyatın yanında televizyon ve sinema için senaryolar yazdı. Kayıp Şehir dizisinin senaryo ekibinde Yıldırım Türker, Seray Şahiner ve farklı yazarlarla çalıştı.

2016’da Babam ve Ailesi dizisinin senaristleri arasında yer aldı. Daha sonra Üç Kuruş ve Yakamoz S-245 gibi televizyon ve dijital platform yapımlarında çalıştı.

Özcan Alper’le birlikte Karanlık Gece filminin senaryosunu yazdı. Film, bir taşra kasabasında erkeklik, linç, sessizlik ve ortak suç üzerine kuruldu.

Murat Uyurkulak ve Özcan Alper, Karanlık Gece ile 2022’de düzenlenen 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı. Film aynı festivalde En İyi Film seçildi.

Uyurkulak, Deniz Madanoğlu’yla birlikte Metruk Adam filminin senaryosunu yazdı. 2025’te yayımlanan film; ailesi tarafından üzerine bırakılan suç nedeniyle yıllarca cezaevinde kalan Baran’ın, tahliyesinin ardından hayatını yeniden kurma çabasını konu aldı.

Senaryo çalışmaları yazarın geçim kaynaklarından biri oldu. Uyurkulak, yazarlığı düzenli aralıklarla kitap yayımlamak zorunda olduğu profesyonel bir kimliğe dönüştürmek istemediğini; başka işlerden gelir elde ederek edebiyat alanındaki bağımsızlığını korumayı tercih ettiğini belirtti.

Roman ve öykülerini uzun aralıklarla yayımlamasını zaman darlığı, titizlik, özgüven sorunları ve yazarlığı sürekli görünürlük gerektiren bir meslek olarak kabul etmemesiyle açıkladı.

Murat Uyurkulak’ın eserlerinde Türkiye’nin yakın siyasal tarihi, devlet şiddeti, devrimci hareketlerin yenilgisi, Kürt meselesi, yoksulluk, aile, erkeklik, aşk, çocukluk ve toplumsal dışlanma birbiriyle bağlantılı olarak ele alınır.

Kişilerini yalnızca belirli fikirleri temsil eden sembollere dönüştürmemeye çalışır. Politik görüşleri, korkuları, bencillikleri, arzuları ve çelişkileri aynı karakterde bir araya getirir.

Uyurkulak’ın dili şiirsel anlatımla sokak Türkçesini, ağıtla küfrü, trajediyle kara mizahı yan yana getirir. Dilin kurallarını bozması, anlatılan hayatların merkezî ve resmî dil tarafından bütünüyle temsil edilemeyeceği düşüncesiyle ilişkilidir.

Murat Uyurkulak, İstanbul’da yaşamakta; roman, öykü, çeviri ve senaryo çalışmalarını sürdürmektedir.

#MuratUyurkulak #Delibo #Bazuka #Tol #Har #Merhume #HocaBabaAmcaBen #TürkRomanı #TürkÖykücülüğü #PolitikEdebiyat #KaraMizah #ToplumsalŞiddet