Murat Gülsoy, 31 Mart 1967’de İstanbul’da doğdu. Annesi Selma Hanım, babası elektrik teknisyeni Turan Gülsoy’du.
İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. Kabataş Erkek Lisesinde okuduğu yıllarda edebiyatla ilgilenmeye, öykü ve denemeler yazmaya başladı.
İlk yazıları 1983 ve 1984 yıllarında Somut dergisinde yayımlandı. Henüz lise öğrencisiyken başlayan bu dönem, edebiyatı yalnızca okunan bir alan değil, içinde üretim yapılabilecek bir dünya olarak görmesini sağladı.
1984’te Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümüne girdi. Üniversite yıllarında mühendislik eğitiminin yanında psikoloji, felsefe, sinema ve modern edebiyatla ilgilendi.
John Fowles, J. D. Salinger, Jorge Luis Borges, Franz Kafka ve George Orwell gibi yazarların eserlerini okudu. Türk edebiyatında özellikle Oğuz Atay’ın yapıtları, Gülsoy’un kurmaca anlayışının şekillenmesinde belirleyici oldu.
Oğuz Atay’ın ironi, oyun, metinlerarasılık ve kendisini sorgulayan anlatıcıya dayanan edebiyatı, Gülsoy’a çağdaş insanın bölünmüş bilincinin Türkçede farklı anlatım biçimleriyle kurulabileceğini gösterdi.
Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümünden 1989’da mezun oldu. Mühendislik eğitiminin ardından insan zihni, algı ve bilinç süreçlerine yöneldi.
Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünde yüksek lisans yaptı. İnsan yüzlerinin algılanması sırasında oluşan uyarılmış beyin potansiyelleri üzerine deneysel bir tez hazırlayarak 1992’de yüksek lisansını tamamladı.
Psikoloji çalışmasında insan yüzünün algılanması, görsel uyaranların beyinde işlenmesi ve zihinsel süreçlerin ölçülebilir yönleri üzerinde çalıştı.
Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bünyesindeki Biyomedikal Mühendisliği Programında doktora yaptı. Biyomedikal mühendisliği, mühendislik yöntemlerinin tıp, biyoloji ve sağlık bilimlerine uygulanmasına dayanan disiplinlerarası bir alandı.
Doktora çalışmasında cerrahi lazer sistemleri ve lazerlerin tıptaki uygulamaları üzerinde yoğunlaştı. Doktora derecesini 2000 yılında aldı.
1993’te Boğaziçi Üniversitesinde akademik çalışmaya başladı. Üniversitenin Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsünde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
Biyofotonik laboratuvarlarının kurulmasına öncülük etti. Lazer ışığının biyolojik dokularla etkileşimi, cerrahi lazer sistemleri, lazerle doku birleştirme ve ışığın tıbbi tanı ve tedavide kullanılması üzerine araştırmalar yürüttü.
Bilimsel çalışmalarında deney, ölçüm, sistem tasarımı ve doğrulanabilir sonuçlar öne çıkarken edebî üretiminde belirsizlik, öznel algı, parçalanmış bilinç ve gerçekliğin farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde kurulması üzerinde durdu.
Mühendislik ve psikoloji eğitimi, edebî eserlerinin doğrudan konusu değildir. Bununla birlikte insan zihninin çalışma biçimi, algının yanılabilirliği, bellek, benlik ve gerçeklik sorunları roman ve öykülerinin temel meseleleri arasında yer aldı.
1989 veya 1990 yıllarında kaleme aldığı Akla Ziyan Hikâye adlı öyküsüyle Yunus Nadi Öykü Yarışması’nda üçüncülük kazandı. Öykü kitaplaşmadı ancak Gülsoy’un edebiyat çevrelerinde tanınmaya başlamasında etkili oldu.
1992’de Selçuk Akman, Nazlı Ökten ve arkadaşlarıyla birlikte Hayalet Gemi adlı edebiyat dergisini çıkarmaya başladı. Dergi 2002’ye kadar yayımlandı.
Hayalet Gemi, geleneksel edebiyat dergilerinden farklı olarak öykü, deneme, çizgi, görsel anlatı, popüler kültür, sinema, fantastik edebiyat ve deneysel metinlere birlikte yer verdi.
Gülsoy’un yayımlanan ilk öykülerinden Requiem, 1992’de Hayalet Gemi’de çıktı. Dergide öykü ve denemelerinin yanında yazının yapısı, kurmaca, simgeler ve farklı sanat dalları üzerine metinler yayımladı.
Hayalet Gemi çevresi, yazarlığı tek başına yürütülen bir faaliyet olmaktan çıkararak ortak okuma, tartışma, editörlük ve dergi hazırlama sürecine dönüştürdü.
Derginin görsel tasarıma ve metinler arası ilişkilere açık yapısı, Gülsoy’un daha sonra hipermetin, resimli anlatı ve parçalı roman biçimlerinde yaptığı denemelerin gelişmesine katkıda bulundu.
1995-2002 yılları arasında Açık Radyo’da Hayalet Gemi, Simgeler Sözlüğü ve Ubor Metenga gibi kültür ve edebiyat programlarının hazırlanmasında görev aldı.
Ubor Metenga programında öyküler farklı açılardan çözümleniyor, anlatıcı, karakter, yapı, simge ve dil özellikleri üzerine konuşuluyordu. Program, daha sonra Ayfer Tunç’la gerçekleştireceği Diyaloglar buluşmalarının ilk örneklerinden biri oldu.
Gülsoy, elektronik yayıncılığın Türkiye’de henüz yaygınlaşmadığı dönemde altkitap.com projesinde yer aldı. İnternet üzerinden ücretsiz kitap yayımlayan platformda editörlük yaptı ve genç yazarların eserlerinin okura ulaşmasına katkı sağladı.
Belki de Gerçekten İstiyorsun adlı öykü kitabını 2000’de altkitap.com üzerinden elektronik kitap olarak yayımladı. Eser, basılı yayın ile dijital yayın arasındaki sınırların tartışıldığı erken dönem Türkçe elektronik kitap örneklerinden biri oldu.
İlk basılı kitabı Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul 1999’da yayımlandı. Kitaptaki öykülerde modern şehir insanının yalnızlığı, iletişimsizliği, başarısızlıkları ve kendisini bir başkasının gözünde kurma çabası ele alındı.
Öykülerde anlatıcı ile yazar, gerçek kişiyle kurmaca karakter ve yaşanan olayla yazılan metin arasındaki sınırlar sık sık belirsizleşir.
Kitabın adındaki “herkesin kendisiyle meşgul olması”, kişilerin başkalarına yöneliyor görünürken aslında kendi korkuları, arzuları ve zihinsel kurguları içinde yaşamalarını ifade eder.
Gülsoy, ilk kitabından itibaren okura tamamlanmış ve değişmez bir gerçeklik sunmak yerine metnin nasıl kurulduğunu gösteren oyunlardan yararlandı.
Bu Kitabı Çalın 2000’de yayımlandı. Kitap birbirinden bağımsız görünen ancak gerçeklik, kurmaca, oyun ve yazar-okur ilişkisi çevresinde birleşen öykülerden oluştu.
Öykülerde gündelik hayattan başlayan olaylar giderek fantastik, tekinsiz veya gerçeküstü durumlara dönüşür. Okur bir noktadan sonra anlatılanların karakterin yaşadığı olaylar mı, zihinsel yanılsamalar mı yoksa yazılmakta olan bir metnin parçaları mı olduğundan emin olamaz.
Gülsoy, yalnızca olayın sonucuyla ilgilenmez. Hikâyenin kimin tarafından, hangi amaçla ve hangi araçlarla anlatıldığını da öykünün konusu hâline getirir.
Bu Kitabı Çalın, 2001 Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü. Ödül, Gülsoy’un çağdaş Türk öykücülüğündeki yerinin geniş bir okur ve eleştirmen çevresi tarafından tanınmasını sağladı.
Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler 2002’de yayımlandı. Eserde birbirine açılan öyküler, alternatif gerçeklikler, zihinsel bölünmeler ve metinler arasında hareket eden karakterler yer aldı.
Kitabın “âlemlerin sürekliliği” düşüncesi, gerçek dünya ile kurmaca dünyanın kesin sınırlarla ayrılmadığını; bir anlatının başka bir anlatının, bir hayatın başka bir ihtimalin içinde devam edebileceğini gösterir.
Binbir Gece Mektupları 2003’te yayımlandı. Kitap adını Binbir Gece Masalları’nın hikâye içinde hikâye kuran yapısından aldı.
Mektup, günlük, itiraf ve anlatı parçalarının bir araya geldiği öykülerde düş ile gerçek, geçmiş ile şimdi ve yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırlar bulanıklaştırıldı.
Gülsoy’un ilk romanı Bu Filmin Kötü Adamı Benim 2004’te yayımlandı. Romanın merkezinde başarısızlık duygusu yaşayan, yazarlıkla uğraşan ve hayatındaki kişilere karşı farklı roller oynayan Önder bulunur.
Önder, Gaye ve İzzet’le kurduğu ilişkiler üzerinden kendi geçmişiyle, babasıyla, evliliğiyle ve erkeklik anlayışıyla yüzleşir.
Roman, insanın kendi hayatında başrolü oynadığını düşünürken bir başkasının hikâyesinde “kötü adam” hâline gelebileceği düşüncesini işler.
Sinema dili, sahne, rol, senaryo ve karakter kavramları romanın yapısında kullanılır. Kişiler yalnızca hayatlarını yaşamaz; kendilerine ve başkalarına uygun gördükleri rolleri oynamaya çalışırlar.
Bu Filmin Kötü Adamı Benim, 2004 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.
Aynı yıl Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık yayımlandı. Kitap, Gülsoy’un yaratıcı yazarlık dersleri, okuma deneyimleri ve kurmaca üzerine düşüncelerinden oluştu.
Büyübozumu’nda olay örgüsü, karakter, anlatıcı, bakış açısı, zaman, mekân, diyalog, ayrıntı, yeniden yazma ve okurla kurulan ilişki gibi temel kurmaca unsurları ele alındı.
Kitap, yazarlığı yalnızca doğuştan gelen ve açıklanamaz bir yetenek olarak değerlendirmez. Okuma, çalışma, deneme, eleştiri alma ve metni yeniden yazma süreçlerinin önemini vurgular.
“Büyüyü bozmak”, edebiyatın etkisini ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Okuru etkileyen anlatının hangi seçimler ve tekniklerle kurulduğunu görünür hâle getirmek anlamını taşır.
Gülsoy, kitapta değişmez reçeteler sunmaz. Kuralları, yazarın belirli bir etki oluşturmak için kullanabileceği ancak metnin gerektirdiği durumlarda ihlal edebileceği araçlar olarak değerlendirir.
Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım 2004’te yayımlandı. Kitaptaki öyküler bellek yanılsamaları, tekrar duygusu, rüyalar, işaretler ve insanın kendi zihninden kuşku duyması çevresinde gelişti.
Bu kitaptaki bazı metinler daha sonra yeniden yazıldı ve yeni öykülerle birlikte Tanrı Beni Görüyor mu? adı altında 2010’da yayımlandı.
Sevgilinin Geciken Ölümü 2005’te yayımlandı. Roman, geçirdiği kaza sonrasında bitkisel hayata giren Serap ile eşi Cem’in ilişkisini merkezine aldı.
Cem, bedenen yaşayan ancak kendisiyle iletişim kuramayan eşinin yanında aşk, sadakat, suçluluk, ölüm ve zaman kavramlarıyla yüzleşir.
Roman, ölümün yalnızca biyolojik bir son olup olmadığını; bilinç, bellek ve karşılıklı iletişim ortadan kalktığında bir ilişkinin sürüp sürmediğini sorgular.
Kâbuslar 2006’da elektronik ortamda yayımlandı. Gülsoy’un kendi görsel düzenlemeleriyle hazırladığı eser, metin ile görüntü arasındaki ilişkiyi araştıran deneysel anlatılardan oluştu.
İstanbul’da Bir Merhamet Haftası 2007’de yayımlandı. Roman, Alman ressam Max Ernst’in Une semaine de bonté adlı kolaj romanından hareketle kuruldu.
Romanda görünmeyen bir düzenleyici, yedi kişiye haftanın her günü için ayrı bir resim verir ve resimlerin uyandırdığı çağrışımları yazmalarını ister.
Yedi kişinin yedi gün boyunca hazırladığı metinler, toplam kırk dokuz ayrı parçadan oluşan çok sesli bir romana dönüşür.
Karakterler aynı görsellere bakmalarına rağmen farklı hikâyeler, hatıralar, korkular ve arzular üretir. Böylece görmenin nesnel bir işlem olmadığı, kişinin geçmişi ve ruhsal durumu tarafından biçimlendirildiği gösterilir.
Romanın görünmeyen düzenleyicisi, parçaları seçip sıralayan bir editör veya yazar gibi davranır. Okur da parçalar arasındaki bağlantıları kurarak romanın oluşumuna katılır.
Bize Kuş Dili Öğretildi, daha önce yayımlanan bir anlatının Sercan Şengül’ün çizimleriyle yeniden düzenlenmesiyle oluştu. Eser, metinle çizginin birlikte anlam ürettiği resimli anlatı biçiminde yayımlandı.
602. Gece: Kendini Fark Eden Hikâye 2009’da yayımlandı. Kitap adını Jorge Luis Borges’in Binbir Gece Masalları hakkındaki bir yorumundan aldı.
Borges’e göre Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlatmaya başladığı gece, anlatı kendi üzerine kapanır ve sonsuz bir yansıma meydana getirir.
Gülsoy bu düşünceden hareketle kendi kurmaca olduğunu fark eden karakterleri, yazarın metne girmesini, anlatı içindeki aynaları ve sonsuza doğru çoğalan hikâyeleri inceledi.
Kitapta modernizm ve postmodernizm arasındaki ilişki tartışıldı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’un eserleri, Türk edebiyatında kendisini sorgulayan ve kendi kuruluşunu görünür kılan anlatılar bakımından ele alındı.
Karanlığın Aynasında 2010’da yayımlandı. Roman, hayatı bir hastasıyla karşılaşmasının ardından değişen bir doktorun zihinsel çözülüşünü, arzularını ve kendisine yabancılaşmasını konu aldı.
Ayna, romanda insanın kendisini tanımasını sağlayan bir araç olmaktan çok, benliğin parçalanmasını ve kişinin kendi görüntüsünden kuşku duymasını sağlayan bir simgeye dönüşür.
Baba, Oğul ve Kutsal Roman 2012’de yayımlandı. Romanın merkezinde yazmakta zorlanan, geçmişiyle ve babasının hatırasıyla hesaplaşan bir yazar bulunur.
Rüyalar, günlük hayat, edebî karakterler ve yazılmakta olan roman iç içe geçer. Anlatıcı, kendi hayatını yazarken yazdığı metnin içinde kaybolmaya başlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Jorge Luis Borges, Franz Kafka, Vladimir Nabokov ve William Shakespeare gibi yazar ve metinlerle ilişkiler kurulur.
Edebî göndermeler yalnızca kültürel bilgi göstergesi değildir. Anlatıcının kendi hayatını başkalarının metinleri aracılığıyla anlamaya çalışmasının parçalarıdır.
Romanın adındaki baba, oğul ve kutsal roman üçlemesi, dinî bir formülü dönüştürerek yazarlık, miras ve otorite ilişkisini sorgular.
Baba, Oğul ve Kutsal Roman, 2013 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.
Nisyan 2013’te yayımlandı. “Nisyan” unutma anlamına gelir. Roman, belleğini giderek kaybeden yaşlı bir yazarın son eserini yazma çabasını konu alır.
Gülsoy, romanın parçalarını internet günlüğünde yaklaşık yüz gün boyunca yayımladı. Daha sonra metinleri yeniden düzenleyerek kitap bütünlüğüne dönüştürdü.
Yaşlı anlatıcının belleği zayıfladıkça romanın zamanı, mekânı ve kişileri de belirsizleşir. Okur, unutmanın yalnızca anlatılan bir konu değil, metnin yapısını değiştiren bir süreç olduğunu görür.
Romanın kısa parçaları, kesintiler, tekrarlar ve eksilmeler, zihnin çözülmesini biçimsel olarak yeniden üretir.
Gölgeler ve Hayaller Şehrinde 2014’te yayımlandı. Roman, Türk babayla Fransız annenin oğlu olan gazeteci Fuat Chausson’un 1908-1909 yıllarında İstanbul’dan Paris’teki arkadaşına yazdığı mektuplar biçiminde kuruldu.
Fuat Chausson, 19. yüzyıl Osmanlı aydını Beşir Fuat’ın kurmaca oğludur. Tarihsel bir kişiliğin yaşamındaki boşluk, hayalî bir karakter ve mektuplar aracılığıyla genişletilir.
Roman II. Meşrutiyet, siyasal çatışmalar, Batılılaşma, basın hayatı, sınıfsal eşitsizlikler ve İstanbul’un çok kültürlü yapısı çevresinde gelişir.
Fuat hem Fransız hem Osmanlı dünyasına ait olduğunu düşünür ancak iki çevrede de bütünüyle kabul edilmez. Kimlik sorunu, Doğu ile Batı arasındaki soyut bir tartışmadan çok karakterin bedeni, dili, ailesi ve toplumsal konumu üzerinden işlenir.
Mektup biçimi, Fuat’ın olayları kendi bakış açısından aktarmasını sağlar. Aynı zamanda okur, anlatıcının eksik bilgilerini, önyargılarını ve kendisini kandırdığı noktaları fark etmek zorunda kalır.
Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet 2016’da yayımlandı. Romanın merkezinde yalnız yaşayan Mirat ve ölmüş insanların zihinlerini yaşayan kişilere aktaran Janus adlı şirket bulunur.
Mirat, yalnızlıktan kurtulmak amacıyla hayatını kaybetmiş bir kişinin zihnini kendi zihnine kabul eder. Ancak ikinci bir bilincin varlığı, yalnızlığı sona erdirmek yerine benliğin sınırlarını daha da belirsizleştirir.
Roman bilimkurguya yaklaşan düşüncesini psikolojik ve fantastik bir anlatımla geliştirir. Bellek, kişilik, beden, ölüm ve başkasının zihnine erişme arzusu sorgulanır.
Jorge Luis Borges, Gérard de Nerval, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi yazarlarla kurulan metinler arası ilişkiler, romanın farklı bilinçlerin aynı zihinde yaşaması düşüncesini edebiyat tarihine doğru genişletir.
Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor 2017’de yayımlandı. Kitap, Açık Radyo ile Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezinin ortak projesi kapsamında hazırlanan radyo hikâyelerinden oluştu.
Proje, farklı toplumsal kesimlerin deneyimlerini ve Türkiye’nin yakın dönemindeki değişimleri sesli anlatı biçiminde görünür kılmayı amaçladı.
Öyle Güzel Bir Yer ki 2017’de yayımlandı. Roman, fırtınalı bir gecede Kerem’in eskici dükkânında bir araya gelen eski lise arkadaşlarının geçmişe doğru çıktıkları karanlık yolculuğu anlatır.
Dükkândaki eski eşyalar, karakterlerin kişisel hatıralarıyla Türkiye’nin toplumsal değişimi arasında bağlantı kurar.
Roman, geçmişin geride kalmış ve değişmez bir alan olmadığını; insanların bugünkü hayatlarını açıklamak için geçmişi sürekli yeniden kurduklarını gösterir.
Ve Ateş Bizi Tüketiyor 2019’da yayımlandı. İsmi verilmeyen anlatıcı, bir kış gecesi ortadan kaybolan yaşlı komşusunu aramak için yaşadığı semtin sokaklarına çıkar.
Başlangıçta sıradan görünen arama, giderek zamanın ve mekânın bozulduğu tekinsiz bir yolculuğa dönüşür.
Anlatıcı, eski otomobillerden üniversite dehlizlerine, karanlık sergilerden açık hava sinemalarına ve yer altı yapılarından geçmişin bastırılmış hatıralarına ilerler.
Aradığı komşunun hayatıyla kendi geçmişinin birbirine bağlandığını fark eder. Dışarıdaki kayıp kişiyi arama süreci, anlatıcının kendi benliğinin unutulmuş parçalarını aradığı içsel bir yolculuğa dönüşür.
Belirsiz Bir Anın Kıyısında 2021’de yayımlandı. Yedi öyküden oluşan kitapta ölüm anı, bellek, yapay varlıklar, geri dönen ölüler, uyku, korku ve gerçekliğin bozulması ele alındı.
Öyküler gündelik hayatın tanıdık ayrıntılarıyla başlar; küçük bir sapma sonucunda gerçeküstü ve tekinsiz bir dünyaya açılır.
Gülsoy, 2003’ten itibaren Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere farklı kurumlarda yaratıcı yazarlık dersleri ve atölyeleri yürüttü.
Atölyelerde yalnızca yazma tekniklerini anlatmadı. Katılımcıların metinlerinin birlikte okunması, eleştirilmesi, farklı anlatım ihtimallerinin tartışılması ve yeniden yazılması üzerinde durdu.
2004-2021 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevinin yayın kurulu başkanlığını yaptı. Akademik ve kültürel kitapların seçimi, hazırlanması ve yayımlanması süreçlerinde görev aldı.
Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezinin kuruluş çalışmalarına katıldı. 2015-2023 yılları arasında merkezin müdürlüğünü yürüttü.
Merkez bünyesinde Nâzım Hikmet’in eserleri, modern Türk şiiri, edebiyat, kültür tarihi ve sanat üzerine konferans, sergi, yayın ve arşiv projeleri gerçekleştirildi.
Gülsoy, Ayfer Tunç’la birlikte 2013’ten itibaren Diyaloglar başlığı altında halka açık edebiyat konuşmaları düzenlemeye başladı.
Diyaloglar’ın geçmişinde Açık Radyo’da yapılan Ubor Metenga programı ile Aynalı Geçit’te gerçekleştirilen kitap konuşmaları bulunuyordu.
Etkinlikler daha sonra Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi bünyesinde, Saint-Michel Fransız Lisesinde ve Boğaziçi Üniversitesinin salonlarında sürdürüldü.
Her buluşmada önceden belirlenen bir yazar ve eser ele alındı. Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy kitabın anlatıcısını, karakterlerini, tarihsel bağlamını, dilini, yapısını, çevirisini ve okurda oluşturduğu etkileri farklı açılardan tartıştı.
Konuşmalar bir akademik bildiri düzeninde hazırlanmadı. İki yazarın aynı kitaba ilişkin ortaklıklarını, ayrılıklarını ve okuma sırasında geliştirdikleri soruları görünür kılan canlı bir tartışma biçimi oluşturuldu.
Bu etkinliklerden seçilen on konuşma, video kayıtlarından hareketle Mevsim Yenice tarafından yayına hazırlandı ve Diyaloglar: Dünya Edebiyatı Üzerine adıyla 2022’de yayımlandı.
Kitap, Murat Gülsoy’un tek başına yazdığı bir inceleme değildir. Ayfer Tunç’la gerçekleştirdiği sözlü edebiyat konuşmalarının düzenlenmiş ortak metnidir.
Diyaloglar’da Roberto Bolaño’nun Uzak Yıldız, Guillermo Rosales’in Felaketzedeler Evi, Thomas Bernhard’ın Beton ve Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş adlı eserleri ele alındı.
Kitapta ayrıca Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet, Sophie Mackintosh’un Su Kürü, Han Kang’ın Vejetaryen, Erlend Loe’nun Doppler, Jack London’ın Kızıl Veba ve Carlos María Domínguez’in Kâğıt Ev adlı yapıtları üzerine konuşmalar yer aldı.
Uzak Yıldız üzerine yapılan konuşmada sanat, faşizm, şiddet ve sanatçının ahlaki sorumluluğu tartışılır. Bolaño’nun Şili diktatörlüğünün şiddetini polisiye ve parçalı anlatı yöntemleriyle nasıl kurduğu değerlendirilir.
Felaketzedeler Evi, Küba’dan sürgün edilen bir yazarın Miami’deki yoksullar ve toplum dışına itilmiş kişiler arasındaki yaşamını anlatır. Diyalog, akıl hastalığı, sürgün, yoksulluk ve edebî tanıklık meselelerine açılır.
Beton’da Thomas Bernhard’ın tekrarlar, uzun cümleler, öfke, başarısızlık ve kendi kendisini sabote eden anlatıcı üzerinden kurduğu edebiyat incelenir.
Kör Baykuş, güvenilmez anlatıcı, karabasan, ölüm arzusu, tekrar eden imgeler ve Doğu-Batı karşılaşması bakımından ele alınır.
Mahcubiyet ve Haysiyet, bir öğretmenin sınıfta yaşadığı kırılma üzerinden bireyin saygınlığını, utancını ve edebiyatın gündelik hayatla bağını tartışmaya açar.
Su Kürü’nde kadın bedeni, erkek şiddeti, kapalı topluluk, korku ve koruma adı altında kurulan baskı düzeni üzerinde durulur.
Vejetaryen, yemek yemeyi reddeden bir kadının bedeni üzerindeki ailevi ve toplumsal denetime karşı çıkışı üzerinden okunur. Beden, arzu, şiddet, dönüşüm ve sessizlik kavramları tartışılır.
Doppler, modern şehir hayatını terk ederek ormanda yaşamaya başlayan bir adam üzerinden uygarlık, aile, tüketim ve özgürlük arzusunu sorgular.
Kızıl Veba, salgın sonrasında çöken uygarlığı, bilginin kaybını ve toplumun yeniden ilkel hiyerarşiler üretmesini konu alan erken dönem kıyamet sonrası anlatısı olarak incelenir.
Kâğıt Ev, kitap tutkusu, okuma, koleksiyonculuk ve edebiyatla hayat arasındaki sınırların ortadan kalkması üzerinden değerlendirilir.
Diyaloglar, dünya edebiyatının tamamını kapsayan kronolojik bir tarih değildir. Farklı ülkelerden seçilmiş on eser üzerinden yakın okuma, karşılaştırma ve edebî tartışma örneği sunar.
Kitabın temel yöntemi, tek bir otoriter yorum vermek yerine aynı metnin iki yazar tarafından farklı biçimlerde okunabileceğini göstermektir.
Ressam Vasıf’ın Gizli Aşklar Tarihi 2023’te yayımlandı. Roman, Vasıf Ekrem Yelda adlı kurmaca bir ressamın genç bir gazeteciye anlattığı hayat hikâyesi biçiminde kuruldu.
Vasıf ve ailesi kurmaca olmakla birlikte romanda karşılaştığı Feyhaman Duran, Nazmi Ziya, İbrahim Çallı, Fikret Mualla, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aliye Berger ve Adalet Cimcoz gibi sanatçılar tarihsel kişiliklerdir.
Gülsoy, kurmaca bir sanatçıyı gerçek Türk resim tarihinin içine yerleştirerek tarihsel belgeyle hayal gücü arasındaki sınırı araştırdı.
Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden 1960’lara uzanan toplumsal ve kültürel değişimi bir ressamın hayatı, aşkları, başarısızlıkları ve tanıklıkları üzerinden anlatır.
Nehir söyleşi biçimi, ressamın kendi hayatını yaşlılık döneminde yeniden yorumlamasına imkân verir. Okur anlatıcının hatırladıkları kadar sakladıklarını ve değiştirdiklerini de değerlendirmek zorunda kalır.
Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün 2024’te yayımlandı. Eser, kısa ve birbirine bağlanan parçalar aracılığıyla insanlığın felaketler, salgınlar, teknolojik dönüşümler ve ekolojik yıkım sonrasındaki muhtemel durumlarını ele aldı.
Roman, öykü, küçürek anlatı, bilimkurgu, fantastik edebiyat ve düzyazı şiir arasında hareket eden türlerarası bir yapı kurdu.
İnsanla insan dışı varlıklar, doğayla teknoloji, geçmişle gelecek arasındaki sınırlar belirsizleşti. Kıyamet, yalnızca tek bir büyük felaket değil; uzun süredir devam eden toplumsal, ekolojik ve zihinsel çözülmelerin sonucu olarak sunuldu.
Murat Gülsoy’un eserleri İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, Arapça, Rumence, Bulgarca, Makedonca ve farklı dillere çevrildi.
1993-2023 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesinde sürdürdüğü akademik görevinin ardından yazarlık, yaratıcı yazarlık eğitimi, edebiyat konuşmaları ve kültür-sanat çalışmalarına devam etti.
Bilimsel araştırma, öykü, roman, edebiyat incelemesi, dijital yayıncılık, radyo, görsel anlatı ve yaratıcı yazarlık eğitimini bir arada sürdüren Gülsoy, çağdaş Türk edebiyatında kurmacanın yapısını sürekli sınayan yazarlar arasında yer aldı.
Eserlerini birleştiren temel mesele, insanın içinde yaşadığı gerçekliğin ne kadarının dış dünyaya, ne kadarının bellek, arzu, korku, anlatı ve başkalarının bakışına ait olduğudur.
#MuratGülsoy #Diyaloglar #DünyaEdebiyatı #HayaletGemi #YaratıcıYazarlık #Metakurmaca #PostmodernRoman #ModernTürkEdebiyatı #Öykü #Roman #Büyübozumu #GölgelerVeHayallerŞehrinde
Murat Gülsoy’un Bibliosfer profili öykü, roman, deneysel edebiyat, metakurmaca, postmodern anlatı, modernizm, fantastik edebiyat, bilimkurgu, psikolojik kurmaca, yaratıcı yazarlık, edebiyat incelemesi, dijital yayıncılık ve disiplinlerarası sanat çalışmaları eksenlerinde şekillenir.
Gülsoy’un yazarlığını ayırt eden temel özellik, hikâyenin yalnızca ne anlattığıyla değil, nasıl kurulduğuyla da ilgilenmesidir.
Roman ve öykülerinde olay örgüsü ilerlerken metnin yazılma, seçilme, düzenlenme veya okunma süreci de görünür hâle gelir.
Anlatıcı, çoğu zaman anlattığı dünyanın dışında duran güvenilir bir ses değildir. Yanılan, unutan, kendisini savunan, başka metinlerden etkilenen veya yazmakta olduğu hikâyenin içinde kaybolan bir kişidir.
Bu nedenle Gülsoy’un eserlerinde gerçeklik tek ve sabit değildir. Anlatıcının belleğine, arzusuna, korkusuna ve diline bağlı olarak değişir.
Yazarın mühendislik, psikoloji ve biyomedikal mühendisliği eğitimi edebî eserlerini bilimsel metinlere dönüştürmez.
Ancak algı, bilinç, bellek, benlik, beden ve zihinsel süreçler üzerine eğitiminin, kurmacasında tekrar tekrar karşılaşılan sorularla güçlü bir düşünsel yakınlığı vardır.
Bilimsel araştırmada bir deneyin koşulları ve ölçüm yöntemi açıklanır. Gülsoy’un kurmacasında da anlatının hangi koşullarda üretildiği, kimin konuştuğu ve okurun hangi bilgilerden yoksun bırakıldığı önem taşır.
Bununla birlikte bilimsel yöntemle edebî yöntem birbirinden ayrılır. Bilimsel çalışma doğrulanabilir sonuç ararken kurmaca, aynı olayın birden fazla çelişkili anlam taşımasına izin verir.
Gülsoy’un eserleri çoğunlukla zihnin dış dünyayı doğrudan yansıtmadığını; seçtiğini, eksilttiğini, değiştirdiğini ve hikâyeye dönüştürdüğünü gösterir.
Bu yaklaşım ilk öykülerinden itibaren belirgindir. Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul’de kişiler başkalarıyla ilişki kurmaya çalışırken kendi zihinsel dünyalarının dışına çıkamazlar.
Öykü kişileri çoğu zaman sıradan şehir insanlarıdır. İş, evlilik, aile, arkadaşlık ve yazarlık çevresinde yaşarlar.
Olağan hayat küçük bir çatlakla bozulur. Bir nesne, rüya, mektup, yanlış hatırlama veya beklenmedik karşılaşma karakterin gerçeklik duygusunu sarsar.
Bu Kitabı Çalın’da gerçek ile kurmaca arasındaki oyun daha açık hâle gelir. Kitabın adı bile okura alışılmış okuma ve mülkiyet düzenini ihlal eden bir emir verir.
Başlık, okuru edilgen alıcı olmaktan çıkarır. Okur daha kitabı açmadan metnin kurduğu oyunun muhatabı olur.
Gülsoy’un metakurmaca anlayışı yalnızca yazarın metinde görünmesiyle sınırlı değildir.
Metnin bir kurgu olduğunu göstermesi, karakterlerin başka metinleri okuması, bir hikâyenin başka bir hikâyeyi doğurması ve okurun boşlukları tamamlaması bu yöntemin parçalarıdır.
Âlemlerin Sürekliliği’nde kurmaca dünyalar birbirinden kesin biçimde ayrılmaz. Bir metindeki kişi başka bir metnin ihtimali olarak yeniden ortaya çıkabilir.
Bu süreklilik, edebiyatı dış dünyadan kopuk bir alan olarak değil, insanların hayatlarını anlamlandırmak için ürettikleri ikinci bir gerçeklik olarak görür.
Binbir Gece Mektupları’nda anlatının devam etmesi, hayatta kalma ve unutulmama arzusuyla ilişkilendirilir.
Şehrazat’ın her gece yeni bir hikâye anlatarak ölümü ertelemesi, Gülsoy’un eserlerindeki yazma ve ölüm ilişkisi bakımından temel bir modeldir.
Anlatmak, ölümü ortadan kaldırmaz. Ancak sona yaklaşan kişinin belleğini, sesini ve ihtimallerini başka bir zihinde sürdürmesini sağlar.
Bu düşünce Nisyan, Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ve Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün gibi eserlerde farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar.
Bu Filmin Kötü Adamı Benim’de karakterin hayatı sinema kavramlarıyla açıklanır.
Önder kendisini kendi hayatının merkezinde görür; ancak diğer kişilerin hikâyelerinde zarar veren, bencil veya güvenilmez bir karakterdir.
Roman, insanın kendisine anlattığı hikâyeyle başkalarının onun hakkında kurduğu hikâye arasındaki farkı açığa çıkarır.
“Kötü adam” sabit bir ahlaki kimlik değildir. Bakış açısına ve anlatıdaki konuma göre değişen bir roldür.
Romanın baba-oğul ilişkisi, Gülsoy’un sonraki eserlerinde daha geniş biçimde ele alacağı otorite, miras ve erkeklik sorunlarının başlangıç noktalarındandır.
Baba figürü yalnızca aile üyesi değildir. Karakterin kendisini kanıtlamaya, karşı çıkmaya veya tekrar etmeye çalıştığı bir modeldir.
Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da bu mesele doğrudan yazarlıkla birleşir.
Anlatıcı hem biyolojik babanın hem de edebî öncüllerin etkisi altında yazmaya çalışır.
Tanpınar, Oğuz Atay, Borges, Kafka ve başka yazarlar, anlatıcının zihninde edebî baba figürleri gibi yer alır.
Yazar olmak, bu öncülleri bütünüyle reddetmek veya onları tekrar etmek değildir. Onların metinleriyle konuşarak farklı bir ses kurma çabasıdır.
Romanın metinlerarasılığı bu nedenle gösterişli bir alıntılar toplamı değildir. Yazma eyleminin geçmişte yazılmış bütün metinlerle ilişki içinde gerçekleştiği düşüncesine dayanır.
Gülsoy’un eserlerinde rüya, karakterin bilinçdışına ulaşmanın kolay bir açıklaması olarak kullanılmaz.
Rüya, gerçekliğin düzenini bozan, zamanları ve kişileri birbirine karıştıran alternatif bir anlatım biçimidir.
Rüya sırasında karakter olayların mantıksızlığını çoğu zaman sorgulamaz. Okur da romanın gerçeklik düzeyleri arasında kesin sınırlar kuramaz.
Bu belirsizlik Baba, Oğul ve Kutsal Roman, Karanlığın Aynasında ve Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da belirginleşir.
Sevgilinin Geciken Ölümü’nde temel sorun bilinçle beden arasındaki ilişkidir.
Serap’ın bedeni biyolojik olarak yaşamaktadır ancak Cem’le karşılıklı ilişki kurabilecek bilincin varlığı belirsizdir.
Roman ölümün tam olarak ne zaman gerçekleştiğini sorar. Kalbin durması, bilincin kaybolması, kişinin hatırlanmaması ve ilişkinin sona ermesi birbirinden farklı ölüm biçimleri olarak görünür.
Cem’in sevgisi, yalnızca eşine duyduğu bağlılıktan oluşmaz. Suçluluk, sorumluluk, korku ve geçmişteki ilişkinin devam etmesi arzusu da bu sevginin içindedir.
Gülsoy, aşkı ideal ve değişmez bir duygu olarak değil, zamanla ve ölüm bilgisiyle dönüşen karmaşık bir ilişki olarak ele alır.
İstanbul’da Bir Merhamet Haftası, Gülsoy’un biçimsel deneylerinin en açık örneklerinden biridir.
Romanın başlangıç noktası tek bir olay değil, Max Ernst’in görselleridir.
Aynı resme bakan yedi kişinin farklı metinler üretmesi, görsel uyaranla kişisel bellek arasındaki ilişkiyi gösterir.
Karakterlerin yazdıkları, resimlerin nesnel açıklamaları değildir. Her karakter gördüğünü kendi hayatındaki eksiklikler, arzular ve korkular aracılığıyla dönüştürür.
Bu yapı, psikolojide aynı uyarana verilen farklı tepkileri hatırlatsa da roman bir deney raporu değildir.
Görseller yalnızca karakterlerin zihinsel dünyalarını açan tetikleyicilerdir. Edebî anlam, resimle karakterin geçmişi arasındaki karşılaşmadan doğar.
Romanın kırk dokuz parçaya ayrılması, tek merkezli olay örgüsünü dağıtır.
Okur farklı sesler arasındaki tekrarları, çelişkileri ve saklı ilişkileri birleştirmek zorundadır.
Bu nedenle okuma süreci araştırmaya yaklaşır. Okur yalnızca olayları takip etmez; parçaların nasıl bir araya getirildiğini de çözer.
Görünmeyen düzenleyici, metnin içinde yazarın yetkisini temsil eder.
Kimin yazısının kitaba alınacağına, parçaların hangi sırayla sunulacağına ve okurun neyi ne zaman öğreneceğine karar verir.
Roman böylece editörlük ve seçme işlemlerinin de anlatının anlamını belirlediğini gösterir.
602. Gece, Gülsoy’un kurmaca eserlerinde kullandığı yöntemlerin düşünsel açıklamasını sunar.
Kitap, modernizm ve postmodernizmi birbirinden bütünüyle kopuk iki dönem olarak değerlendirmez.
Modernizmin bireyin parçalanması, temsil krizi ve gelenekle hesaplaşma sorunlarının postmodern anlatılarda farklı biçimlerde sürdüğünü gösterir.
Borges’in kendi içine kapanan hikâye düşüncesi, metakurmaca için temel bir örnektir.
Bir hikâye kendi anlatılma sürecini konu aldığında dışarıdaki gerçekliği taklit etmekle yetinmez. Kendi araçlarını da sorgular.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde zaman, rüya, bellek ve modernleşme; Oğuz Atay’da oyun, ironi, başarısızlık ve parçalanmış anlatıcı; Orhan Pamuk’ta metinlerarasılık, kimlik ve temsil sorunları öne çıkar.
Gülsoy’un bu yazarları seçmesi kendi edebiyatının kaynaklarını da gösterir.
602. Gece akademik edebiyat tarihi değildir. Bir kurmaca yazarının kendi edebî köklerini araştırdığı, eserler arasında ilişkiler kurduğu deneme ve inceleme kitabıdır.
Bu nedenle metnin gücü, kuramsal kavramları romanların somut anlatım biçimleri üzerinden açıklamasında bulunur.
Yöntemsel sınırı ise modernizm ve postmodernizm gibi geniş alanların seçilmiş eser ve yazarlar üzerinden ele alınmasıdır.
Büyübozumu ile 602. Gece birbirini tamamlar ancak aynı amaçla yazılmamıştır.
Büyübozumu yazmak isteyen kişiye kurmacanın araçlarını açıklar. 602. Gece ise bu araçların modern edebiyat tarihindeki kullanım biçimlerini tartışır.
Büyübozumu’nda olay örgüsü, karakter ve bakış açısı gibi uygulamalı başlıklar öne çıkar.
602. Gece’de temsil, öz farkındalık, metinlerarasılık ve edebî gelenek gibi kuramsal sorunlar ağırlık kazanır.
Yaratıcı yazarlık kitaplarının temel riski, yazmayı mekanik kurallara indirgemeleridir.
Gülsoy bu riski kitabın alt başlığındaki “ihlal edilebilir kurallar” düşüncesiyle azaltmaya çalışır.
Bir yöntem belirli bir metinde işe yarayabilir; başka bir metinde aynı yöntem anlatının özgünlüğünü ortadan kaldırabilir.
Yaratıcı yazarlığın öğretilebilir bölümü teknikler, çalışma alışkanlığı, okuma ve yeniden yazmadır.
Yazarın dünyayı algılama biçimi, deneyimleri ve kuracağı özgün ses ise hazır bir şablonla aktarılamaz.
Gülsoy’un atölye anlayışı, yazarlık eğitiminin yalnızca öğretmenin bilgi verdiği tek yönlü bir süreç olmadığını gösterir.
Katılımcıların metinleri üzerine yapılan ortak tartışmalar, aynı hikâyenin farklı biçimlerde kurulabileceğini görünür hâle getirir.
Bu yaklaşım Diyaloglar’daki karşılıklı okuma yöntemiyle bağlantılıdır.
Her iki çalışmada da tek kişinin kesin hükmü yerine farklı yorumların karşılaşması önemlidir.
Nisyan’da anlatılan unutma süreci doğrudan romanın biçimine taşınır.
Yaşlı yazarın belleği parçalandıkça anlatı da uzun ve düzenli bölümler kuramaz.
Kısa parçalar, tekrarlar ve eksik bağlantılar, zihinsel çözülmeyi okurun deneyimine dönüştürür.
Okur yalnızca unutkan bir karakter hakkında bilgi edinmez. Hatırlayamayan bir zihnin içinde ilerlemeye zorlanır.
Romanın internet günlüğünde parça parça yazılmış olması da biçimle tema arasında ilişki kurar.
Her gün yayımlanan kısa metin, gelecekte ne yazılacağının yazar tarafından da bütünüyle bilinmediği açık uçlu bir üretim süreci oluşturur.
Dijital ortam yalnızca kitabın tanıtıldığı bir mecra değildir. Romanın yazılma biçimini belirleyen araçlardan biridir.
Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Gülsoy’un tarihsel roman anlayışını gösterir.
Roman tarihsel olayları her şeyi bilen bir anlatıcının kesin açıklamalarıyla sunmaz.
Kurmaca gazeteci Fuat’ın mektupları, dönemi sınırlı bilgi ve kişisel önyargılar içinden gösterir.
Fuat’ın Türk babayla Fransız annenin oğlu olması, Doğu-Batı karşılaşmasını karakterin kimliğine taşır.
Karakter iki kültür arasında özgürce hareket eden ayrıcalıklı bir aracı değildir. İki tarafta da eksik ve yabancı hisseden bölünmüş bir kişidir.
Roman, Batılı gözlemcinin İstanbul’u egzotik bir şehir olarak görmesini eleştirirken Osmanlı toplumunun kendi içindeki eşitsizlikleri de görünür kılar.
Batılılaşma yalnızca Avrupa’yı taklit etmek veya gelenekleri korumak biçimindeki iki seçenekten oluşmaz.
Dil, eğitim, sınıf, aile, gazetecilik ve gündelik yaşam üzerinden işleyen karmaşık bir dönüşümdür.
Beşir Fuat’ın gerçek yaşamıyla kurmaca oğul arasındaki ilişki, tarihsel romanın belgeyle hayal gücünü nasıl birleştirebileceğini gösterir.
Fuat Chausson’un tarihsel kayıtlarda bulunmaması roman için bir eksiklik değildir. Kurmaca karakter, belgelerin cevaplamadığı kültürel ve psikolojik soruları araştırmak için oluşturulmuştur.
Bununla birlikte romandaki kurmaca kişilerin tarihsel gerçeklik olarak değerlendirilmemesi gerekir.
Eserin başarısı kurmaca karakteri tarihsel atmosfer içinde inandırıcı hâle getirmesidir; yeni bir arşiv belgesi yayımlaması değildir.
Ressam Vasıf’ın Gizli Aşklar Tarihi de benzer bir yöntem kullanır.
Vasıf Ekrem Yelda kurmaca bir ressamdır. Fakat karşılaştığı sanatçılar, sergiler, şehir mekânları ve sanat tartışmaları büyük ölçüde gerçek resim tarihine dayanır.
Gülsoy görünürde unutulmuş bir ressamın biyografisini kurar.
Okur bir süre Vasıf’ın gerçekten yaşamış olabileceğini düşünebilir. Roman bu ihtimali bilinçli olarak destekler.
Bu yöntem, sanat tarihinin yalnızca ün kazanmış ressamlardan oluşup oluşmadığını sorgular.
Vasıf yetenekli, tutkulu ve sanat çevrelerinin içinde bulunan bir ressamdır; buna rağmen kalıcı şöhrete ulaşamaz.
Roman, sanatçının değerinin yalnızca yeteneğe bağlı olmadığını gösterir.
Sınıfsal çevre, sergi imkânı, eleştirmenler, galeriler, siyasi koşullar, kişisel ilişkiler ve sanat piyasası da bir sanatçının görünürlüğünü belirler.
Vasıf’ın hayatı aynı zamanda hatırlanmama ve arşiv dışında kalma hikâyesidir.
Gülsoy kurmaca bir kişiye ayrıntılı bir hayat vererek tarih anlatılarının dışında kalan sayısız gerçek insanı düşündürür.
Nehir söyleşi biçimi anlatıcının geçmişini düzenlemesine izin verir.
Yaşlı Vasıf hayatını anlatırken yalnızca hatırlamaz; seçim yapar, kendisini savunur, başarısızlıklarını açıklar ve bazı olayları güzelleştirir.
Bu nedenle romanın söyleşi biçimi belgesel gerçeklik garantisi vermez.
Tam tersine sözlü tarih ve hatıratın öznel niteliğini görünür kılar.
Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’te bilimkurgu düşüncesi teknolojik ayrıntıdan çok felsefi ve psikolojik soru üretmek için kullanılır.
Ölen kişinin zihninin yaşayan bir bedene aktarılması, ölümden sonra bilincin devam edip edemeyeceği sorusunu açar.
Bir zihnin anıları başka bir bedende yaşamaya devam ederse o kişi gerçekten hayatta mıdır?
Beden değiştiğinde kişilik aynı kalır mı?
İki bilincin aynı bedende bulunması paylaşılmış bir hayat mı, işgal mi yoksa yeni bir kimlik mi oluşturur?
Roman bu sorulara teknik veya kesin cevap vermez.
Janus şirketi, insanın yalnızlık ve ölüm korkusunu ticari hizmete dönüştüren modern kurumların eleştirisini de taşır.
Mitolojide iki yöne bakan Janus, geçmişle gelecek, yaşamla ölüm ve içerisiyle dışarısı arasındaki eşikleri temsil eder.
Mirat’ın zihni de iki kişinin bakışının aynı bedende karşılaştığı bir eşik hâline gelir.
Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da kayıp komşuyu arama, klasik arayış anlatısının başlangıcını oluşturur.
Kahraman mahallede ilerledikçe bildiği yerlerin tanıdık anlamları bozulur.
Sokaklar, yapılar ve karşılaşılan kişiler bastırılmış geçmişe açılan geçitlere dönüşür.
Romanın kahramanı dışarıdaki bir kişiyi aradığını düşünürken kendi geçmişindeki eksik parçalarla karşılaşır.
Arayışın hedefiyle arayan kişinin kimliği birbirine bağlanır.
Kahramanın yolculuğu doğrusal bir güzergâh değildir. Bellek, rüya ve gerçeklik arasında ilerleyen dairesel bir harekettir.
Bu yönüyle roman, mitolojik kahramanın yer altına inişini modern şehir mekânına taşır.
Ancak kahraman büyük bir zafer kazanarak geri dönmez. Kendi hayatının karanlık ve çözülememiş yönleriyle karşılaşır.
Belirsiz Bir Anın Kıyısında, Gülsoy’un öykücülüğündeki tekinsizliği belirginleştirir.
Tekinsiz olan bütünüyle yabancı ve olağanüstü bir varlık değildir.
Tanıdık bir evin, mahallenin, insan yüzünün veya hatıranın küçük bir değişiklik sonucunda yabancılaşmasıdır.
Öykülerde ölüm, zamanın durması, insan gibi davranan makineler ve geri dönen kişiler yer alır.
Bunlar yalnızca korku etkisi oluşturmak için kullanılmaz.
İnsanın kendi bilincinden, bedeninden ve hatıralarından emin olamamasını görünür kılar.
Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’de türler arasındaki sınırlar daha da gevşer.
Kitap tek bir kahramanın doğrusal hikâyesinden çok, farklı zaman ve varoluş ihtimallerini taşıyan kısa parçalardan oluşur.
Parçalar birbirinden bağımsız öyküler gibi okunabilir; birlikte değerlendirildiğinde geniş bir felaket ve dönüşüm tablosu kurar.
Kıyamet, geleneksel anlatılardaki tek bir son anı değildir.
Salgınlar, iklim krizi, savaşlar, teknolojik yabancılaşma ve insan merkezli dünya anlayışının çöküşü uzun süreli bir kıyamet süreci oluşturur.
Kitabın “olağan bir gün” ifadesi ironiktir.
Olağanüstü felaketler gündelik hayatın parçasına dönüştüğünde insanlar kıyametin içinde yaşadıklarını fark etmeyebilirler.
İnsan dışı varlıkların anlatıya girmesi, dünyanın yalnızca insan deneyimi üzerinden açıklanmasına karşı çıkar.
Bitkiler, hayvanlar, makineler ve dönüşmüş canlılar geleceğin dünyasında edilgen çevre unsurları değildir.
Bu yaklaşım Gülsoy’un benlik sorusunu bireysel zihnin dışına çıkararak türler ve ekosistemler arasındaki ilişkiye genişletir.
Diyaloglar: Dünya Edebiyatı Üzerine, Gülsoy’un kurmaca eserlerinden farklı bir üretim biçimidir.
Kitap tek yazarlı, baştan sona yazılı bir edebiyat incelemesi değildir.
Ayfer Tunç ile yapılan canlı konuşmaların video kayıtlarından seçilerek yazıya dönüştürülmüştür.
Bu köken kitabın dilini belirler.
Cümleler akademik makaledeki gibi kesintisiz bir tez oluşturmaz. Sorular, hatırlamalar, itirazlar, eklemeler ve konuşma sırasında gelişen fikirler metnin yapısında korunur.
Sözlü biçimin gücü, düşüncenin oluşum sürecini göstermesidir.
Okur yalnızca tamamlanmış yorumları değil, yorumun nasıl değiştiğini ve karşı tarafın görüşüyle nasıl geliştiğini de izler.
Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un aynı eser hakkında farklı noktalara dikkat etmeleri kitabın temel değeridir.
Genel olarak Gülsoy anlatıcı, kurgu düzeni, biçimsel deney, metinlerarasılık ve zihinsel süreçler üzerinde daha fazla durur.
Tunç ise karakterlerin toplumsal çevresi, duygusal ilişkileri, sınıfsal konumları ve hayat deneyimleri üzerinden ilerleyebilir.
Bu ayrım kesin değildir. İki yazar da yapı, karakter, tarih ve dil üzerinde konuşur.
Ancak farklı yazarlık deneyimleri aynı kitabın birbirinden ayrılan yönlerini görünür hâle getirir.
Diyaloglar’ın temel ilkesi bir kitabın tek bir doğru açıklamasının bulunmadığıdır.
Bir yorumun metindeki ayrıntılarla desteklenmesi gerekir; ancak farklı ayrıntılar başka yorumlara da kapı açabilir.
Bu durum yorumların sınırsız veya keyfî olduğu anlamına gelmez.
Yorum, metnin dili, yapısı, karakterleri ve tarihsel bağlamıyla ilişki kurduğu ölçüde değer kazanır.
Diyaloglar bu nedenle yakın okuma eğitimi olarak da değerlendirilebilir.
Konuşmacılar yalnızca kitabın konusunu özetlemez. Belirli kelimelerin, tekrarların, anlatıcı seçimlerinin, bölüm yapılarının ve sonların oluşturduğu anlamları tartışır.
Uzak Yıldız’ın seçilmesi, edebiyatla siyasal şiddet arasındaki ilişkiyi gündeme getirir.
Roberto Bolaño, sanatçıyı doğal olarak iyi veya ahlaklı kişi kabul eden romantik anlayışı bozar.
Romanın merkezindeki şair ve pilot, şiiri baskı, işkence ve gösteriyle birleştirir.
Bu karakter sanatın tek başına insanı ahlaki olarak iyileştirmediğini gösterir.
Felaketzedeler Evi, edebiyatın toplumun dışına ittiği kişilerin hayatını nasıl anlatabileceği sorusunu açar.
Guillermo Rosales’in sürgün ve ruhsal hastalık deneyimiyle romanın anlatıcısı arasında ilişki bulunur.
Ancak romanı yalnızca yazarın biyografisinin doğrudan aktarımı olarak okumak eserin kurmaca seçimlerini gözden kaçırabilir.
Diyaloglar biyografik bilgiyle metnin bağımsız edebî yapısı arasındaki dengeyi tartışır.
Thomas Bernhard’ın Beton’u anlatıcının durmadan konuşmasına rağmen hiçbir eylemi tamamlayamaması üzerine kuruludur.
Tekrarlar yalnızca üslup özelliği değildir. Anlatıcının düşünce içinde dönüp durmasını ve kendi başarısızlığını yeniden üretmesini sağlar.
Uzun cümleler okuru anlatıcının zihinsel ritmine hapseder.
Diyalog, biçimle karakter psikolojisinin birbirinden ayrılamayacağını gösterir.
Kör Baykuş’ta anlatıcının güvenilirliği sürekli kuşku altındadır.
Kadın figürleri, gölgeler, yaşlı adam, mezar ve ölüm imgeleri farklı biçimlerde tekrar eder.
Tekrarlar olayların gerçekten yeniden yaşandığını kanıtlamaz.
Anlatıcının aynı travmayı farklı görüntülerle yeniden kurduğunu da gösterebilir.
Diyaloglar, tekinsiz ve simgesel metinlerde kesin anlam aramanın sınırlarını gösterir.
Mahcubiyet ve Haysiyet, büyük tarihsel olaylar yerine bir öğretmenin sınıfta yaşadığı küçük görünen kırılmayı merkeze alır.
Karakterin şemsiyesi, kıyafeti, davranışları ve sınıfta okuttuğu oyun, toplumsal saygınlığının parçalarıdır.
Utanç anı kişinin kendisini başkalarının bakışında görmesiyle oluşur.
Bu eser, Gülsoy’un kendi kurmacasında sıkça ele aldığı başkasının bakışı ve benlik meselesiyle de ilişki kurar.
Su Kürü ile Vejetaryen kadın bedeni üzerindeki denetimi farklı kültürel ve anlatısal çerçevelerde işler.
Su Kürü’nde kadınları dış dünyadan koruduğunu söyleyen kapalı aile düzeni, korku aracılığıyla itaati üretir.
Vejetaryen’de yemek yemeyi reddetmek başlangıçta küçük bir kişisel karar gibi görünür.
Aile ve toplum bu kararı kadının kendi bedeni üzerindeki hakkı olarak kabul etmez.
Bedenin dönüşümü, konuşarak direnemeyen kişinin sessiz ve fiziksel başkaldırısına dönüşür.
Diyaloglar iki eseri yalnızca feminist tema taşıdıkları için bir araya getirmez.
Anlatıcı seçimi, kadın karakterin ne kadar konuşabildiği ve diğer kişilerin onun bedeni hakkında nasıl söz sahibi olduğu da incelenir.
Doppler, modern hayatı terk etme arzusunun gerçekten özgürleşme olup olmadığını sorgular.
Karakter ormana kaçar ancak ailesi, tüketim alışkanlıkları ve toplumsal ayrıcalıkları onunla birlikte gelir.
Doğaya dönüş fikri, bütün toplumsal bağlardan arınmış masum bir başlangıç olarak sunulmaz.
Romanın mizahı, karakterin kendisini özgür ve farklı görmesiyle davranışlarındaki bencillik arasındaki çelişkiden doğar.
Kızıl Veba, salgın sonrasındaki dünyayı anlatırken uygarlığın bilgi ve kurumlarının ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.
Eski profesörün geçmiş uygarlığı anlatması, bilginin sonraki kuşağa aktarılması sorununu gündeme getirir.
Çocuklar eski dünyanın kavramlarını anlamaz ve hikâyeleri kendi sınırlı deneyimleri içinde yorumlar.
Bu durum yalnızca kıyamet sonrasındaki bilgi kaybını değil, her kuşağın geçmişi değiştirerek aktarmasını gösterir.
Kâğıt Ev, kitap sevgisinin olumlu ve zararsız bir alışkanlık olduğu düşüncesini aşırı noktaya taşır.
Kitap toplamak, düzenlemek ve onlar için yaşamak kişinin hayatını ele geçirebilir.
Kütüphane bilgi ve özgürlük alanı olabileceği gibi kapanma, takıntı ve dünyadan uzaklaşma alanına da dönüşebilir.
Eser, okurlukla sahiplik arasındaki ilişkiyi sorgular.
Kitaba sahip olmak onu anlamakla aynı şey değildir.
Diyaloglar’daki on eser dünya edebiyatının dengeli veya kapsamlı bir örneklemini oluşturmaz.
Kıtaların, dönemlerin, türlerin ve edebî geleneklerin tamamını temsil etmez.
Kitabın “Dünya Edebiyatı Üzerine” başlığı, bütün dünya edebiyatının tarihini sunduğu anlamına gelmez.
Farklı coğrafyalardan seçilmiş belirli eserler üzerinden dünya edebiyatıyla kurulan okuma ilişkisidir.
Seçkinin öznel olması eserin kusuru olmak zorunda değildir.
Kitabın amacı ansiklopedik temsil değil, okurda yeni yazar ve eserleri keşfetme isteği oluşturmaktır.
Bununla birlikte kitabın kapsamı değerlendirilirken bu seçicilik açık biçimde korunmalıdır.
Diyaloglar akademik karşılaştırmalı edebiyat monografisi değildir.
Konuşmalar ayrıntılı dipnot, sistematik kaynakça ve tek bir kuramsal yöntem üzerine kurulmaz.
Yazarların okuma deneyimleri, edebî birikimleri ve konuşma sırasında geliştirdikleri yorumlar öne çıkar.
Bu özellik kitabı daha erişilebilir ve canlı kılar.
Aynı özellik, bazı iddiaların ayrıntılı kaynak tartışması yapılmadan geçilmesine veya konuşma dilinden kaynaklanan tekrarlara yol açabilir.
Video kayıtlarının yazıya dönüştürülmesi sırasında sözlü konuşmanın ritmiyle okunabilir kitap dili arasında bir denge kurulması gerekir.
Konuşmanın bütün tekrarlarını korumak metni ağırlaştırabilir.
Aşırı düzenleme ise konuşmacıların düşünme ve karşılıklı cevap verme biçimini ortadan kaldırabilir.
Mevsim Yenice’nin yayına hazırlama görevi bu iki biçim arasında geçiş kurar.
Diyaloglar’ın en güçlü yönlerinden biri edebiyat konuşmasını rekabetçi bir tartışma biçimine dönüştürmemesidir.
Konuşmacılar aynı görüşe ulaşmak zorunda değildir.
Bir yorum diğerini bütünüyle geçersiz kılmadan metnin başka bir yönünü görünür hâle getirebilir.
Bu yaklaşım, edebî eleştiriyi hüküm verme işleminden ortak düşünme sürecine yaklaştırır.
Kitap, yazmak isteyen okurlar için de önemlidir.
Ele alınan romanların yalnızca temaları değil, anlatıcıları, açılışları, bölüm yapıları, tekrarları, karakter ilişkileri ve sonları üzerinde durulur.
Böylece yazar adayı bir eserin okurda oluşturduğu etkinin hangi yapısal seçimlerden kaynaklandığını inceleyebilir.
Diyaloglar bu yönüyle Büyübozumu’nun uygulamalı okuma alanına dönüşür.
Büyübozumu kurmacanın araçlarını kavramsal olarak açıklar.
Diyaloglar seçilmiş romanlarda bu araçların nasıl kullanıldığını karşılıklı konuşma içinde gösterir.
Gülsoy’un edebî üretiminde okuma ile yazma birbirinden ayrılmaz.
Yazar olmak, yalnızca özgün fikir bulmak değil, geçmiş ve çağdaş edebiyatın biçimlerini dikkatle okumaktır.
Metinlerarasılık da bu okuma sürecinin kurmacadaki görünümüdür.
Gülsoy’un eserlerinde Borges, Kafka, Tanpınar ve Oğuz Atay gibi isimler sıkça ortaya çıkar.
Bu göndermeler bazen doğrudan adla, bazen karakter, motif, anlatıcı veya yapı benzerliğiyle kurulur.
Borges’ten labirent, sonsuzluk, ayna ve kendi üzerine kapanan metin düşüncesini alır.
Kafka’dan gündelik hayatın açıklanamaz ve tehditkâr bir düzene dönüşmesini; kişinin anlamını bilmediği bir sistem karşısındaki çaresizliğini taşır.
Tanpınar’dan zaman, rüya, bellek, modernleşme ve geçmişin bugünde devam etmesi meseleleriyle ilişki kurar.
Oğuz Atay’dan ironi, oyun, başarısızlık, baba figürü, yazar karakter ve metnin kendi kuruluşuyla hesaplaşması gelir.
Bu ilişkiler Gülsoy’un eserlerini türev hâle getirmez.
Yazar, edebî mirası saklamak yerine görünür kılar ve kendi anlatısının konusu hâline getirir.
Okurdan da bu bağlantıları fark edecek etkin bir okuma bekler.
Gülsoy’un anlatım dili yoğun kuramsal meseleleri çoğunlukla sürükleyici hikâyeler ve tekinsiz olaylar içinde taşır.
Metinleri deneysel olmasına rağmen yalnızca biçim gösterisine dayanmaz.
Karakterlerin yalnızlığı, kayıp duygusu, aşkı, suçluluğu ve ölüm korkusu anlatının duygusal merkezini korur.
Deneysel biçim, karakterlerin parçalanmış zihinsel durumlarını göstermek için kullanıldığında etkili olur.
Biçimsel oyunun karakter ve tema önüne geçtiği bölümlerde ise okurla duygusal bağ zayıflayabilir.
Bu, Gülsoy’un edebiyatındaki temel gerilimlerden biridir.
Bir tarafta anlatının nasıl yapıldığını göstermek isteyen yazar bulunur.
Diğer tarafta okurun kurmacanın büyüsüne kapılmasını sağlayan hikâye anlatıcısı vardır.
Büyübozumu düşüncesi bu iki yönü birlikte taşır.
Yazar büyünün nasıl üretildiğini gösterir; ancak büyünün etkisini tamamen ortadan kaldırmak istemez.
Gülsoy’un Bibliosfer’deki temel sınıflandırma alanları öykü, roman, deneysel roman, psikolojik roman, tarihî roman, fantastik edebiyat, bilimkurgu, kıyamet sonrası anlatı, metakurmaca, postmodernizm, modernizm, metinlerarasılık, güvenilmez anlatıcı, bilinç, bellek, rüya, ölüm, yalnızlık, kimlik, baba-oğul ilişkisi, yaratıcı yazarlık, edebiyat incelemesi, dünya edebiyatı, dijital edebiyat, hipermetin, resimli anlatı ve yayıncılıktır.
Diyaloglar / Dünya Edebiyatı Üzerine için temel sınıflandırma alanları edebiyat söyleşisi, yakın okuma, karşılaştırmalı okuma, dünya edebiyatı, roman incelemesi, yazar diyaloğu, okuma kültürü, yaratıcı yazarlık ve edebiyat eleştirisidir.
Murat Gülsoy’un eserlerini ayırt eden temel özellik, insanın gerçekliği doğrudan yaşamadığını; onu bellek, dil, korku, arzu ve anlatılar aracılığıyla sürekli yeniden kurduğunu göstermesidir.
Diyaloglar bu düşünceyi kurmaca dışı alanda sürdürür. Aynı kitap iki yazar tarafından farklı biçimlerde okunduğunda, edebî metnin anlamının tek bir merkezde kapanmadığını gösterir.
Gülsoy’un yazarlığı bu nedenle hem hikâye anlatmaya hem hikâyenin nasıl anlatıldığını araştırmaya dayanır. Okuru yalnızca kurmaca dünyanın içine çağırmaz; o dünyanın hangi kelimeler, seçimler, eksiltmeler ve başka metinlerle kurulduğunu da görmeye davet eder.