Bibliosfer
Langham’da Bir Sabah Yeni Kalemler kapak görseli
Yeni Kalemler Roman bölümü

Langham’da Bir Sabah

Engin Şenol
Devamı Bekleniyor

Okurların devamını görmek istediği metin.

15 dk 85 2 3

Bölüm 1 – Langham’da Bir Sabah
Patrick Clarkin, hazırlıklarını tamamlamış olmanın verdiği o nadir huzurla, odanın devasa penceresinden aşağıyı, caddede telaşla koşuşturan insanları izliyordu. Saat henüz sabahın yedisini daha yeni geçmiş ve New York sokakları işe yetişme derdindeki kalabalıkların uğultusuyla uyanıyordu. Yukarıdan bakınca her şey düzenli görünüyordu — taksiler rengi sararmış bir nehir gibi ilerliyor, insanlar kaldırımda görünmez bir ritme göre yön değiştiriyordu.
Ama Patrick, düzenin bir yanılsama olduğunu herkesten iyi biliyordu.
The Langham, New York, Fifth Avenue’nin ana caddeye bakan bu odası, onun son dört yılını geçirdiği University of Massachusetts Boston’daki o sığınaktan ne kadar da farklıydı. Burada cam, tavandan zemine kadar uzanıyor, şehir tüm çıplaklığıyla önüne seriliyordu. Oradaysa dünya, neredeyse bilinçli bir tercihle ondan saklanmış gibiydi.
Üniversitedeki odası zemin kattaydı; dış dünyaya açılan tek penceresi bir karışlık, penceremsi bir boşluktan ibaretti. Manzarası olmayan, gün ışığının ancak sızabildiği o odanın havalandırmasını, varlığını her an hissettiren boğuk bir uğultuyla çalışan merkezi sistem sağlardı. O uğultu, zamanla Patrick’in düşüncelerine karışmıştı. Bazen kendi zihninin sesiyle makinenin sesi birbirine karışır, hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemezdi.
Yıllarını o loşlukta, tozlu kitaplar ve yarım kalmış notlar arasında harcamıştı. Ama mesele yalnızca akademik bir inat değildi. O oda, onu dış dünyanın dikkat dağıtıcı sahteliklerinden koruyan bir kabuk olmuştu. İnsanlardan uzak, beklentilerden uzak, başarısızlık ihtimalinden bile uzak.
Şimdi ise aradığı o büyük gizemin anahtarını bulmuş olmanın verdiği özgüvenle, kendini şımartmaya karar vermişti. Beş yıldızlı bu otelin sunduğu konfor, sadece bir lüks değil, çıkacağı zorlu yolculuk öncesi kendine verdiği bir ödül gibiydi.
Pencereye biraz daha yaklaştığında camda kendi yansımasını gördü. Yansıma, sandığından daha yorgundu. Gözlerinin altındaki morluklar, uykusuz gecelerin değil; belki de fazla yaklaşılmış bir gerçeğin izleriydi. Çünkü Patrick, bir şey keşfetmişti — ama keşfettiği şeyin gerçekten bulunması gereken bir şey olup olmadığından henüz emin değildi ve şehir aşağıda akmaya devam ediyordu. Hiçbir şeyden habersiz.
Parmaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes daha çekerken, kapının çalmasıyla bakışlarını şehrin silüetinden ayırıp bileğindeki saate çevirdi. Patek Philippe’in kusursuz işçiliğe sahip kadranı sabah 07:12’yi gösteriyordu.
“Henüz gelmiş olamaz,” diye geçirdi içinden.
Zaman, onun için sıradan bir ölçü birimi değildi. Yıllardır üzerinde çalıştığı şey de zaten zamanın kendisiyle ilgiliydi — ya da en azından öyle olduğunu düşünüyordu. Dakikaların bu kadar “dakik” işlemesi tesadüf olamazdı.
Tam o sırada dışarıdan:
— Oda servisi!
Orta sehpanın üzerinde, yarım kalan kahvenin taze kokusuna eşlik eden uzaktan kumandanın düğmesine bastı. Kapı, neredeyse bir mekanizma gibi sessizce açıldı.
İçeriye, o günün gazetelerinin ve dumanı üzerinde tüten bir kahve tepsisinin bulunduğu servis arabasını dikkatle yönlendiren otel personeli girdi. Üniforması kusursuzdu; kravatı milimetrik bir simetriyle bağlanmıştı. Yüzünde, profesyonelliğin getirdiği o yapmacık ama ikna edici samimiyetle gülümsedi:
— Günaydın efendim, istediğiniz gazeteler ve kahveniz. Umarım kahvaltınızdan memnun kalmışsınızdır.
— Teşekkür ederim, dedi görevliye dönerken.
Patrick adamın gözlerine baktı. Gülümseme yerindeydi. Ses tonu düzgündü. Hareketleri ölçülüydü. Ama gözleri… gözleri birkaç saniyeliğine fazladan sabit kalmıştı.
Patrick’in zihni hemen çalışmaya başladı. İnsanlar genellikle üç saniyeden fazla doğrudan bakış temasını bilinçli sürdürmezdi. Bu, ya tehdit ya da aşırı özgüven göstergesiydi.
Servis görevlisi içinde kahve bulunan tepsiyi ve gazeteleri masanın üzerine yerleştirirken odada kısa bir sessizlik oldu. Kahvenin buharı yükseliyor, gazetenin kenarı hafifçe kıvrılıyordu. Servis görevlisi sabah kahvaltısından kalan boş tabakları toplamaya başlamıştı bile.
Patrick, gözlerini istemsizce az önce bitirdiği kahvaltının kalıntılarına kaydırdı. Masadaki boş tabaklar, uzun bir aradan sonra yaptığı en görkemli sabah öğününün sessiz tanıklarıydı. Son dört yılın, o ruhsuz ofis odasında geçirdiği iştahsız sabahların acısını çıkarmıştı. Tereyağının parlak izi hâlâ porselenin kenarında duruyor, fincandaki kahve yarıya kadar eksilmiş hâlde soğumaya yüz tutuyordu.
Gideceği yerin kurak ve gizemli topraklarında bir daha ne zaman böyle bir ziyafetle karşılaşacağını bilmiyordu. Belki de bu yüzden, sanki bir daha hiç yiyemeyecekmiş gibi her tabağın dibini sıyırmış; son dört yılın, o ruhsuz ofis odasında geçirdiği iştahsız sabahların acısını çıkarmıştı. Ama mesele açlık değildi. Bu, bir tür sigortaydı. Vücuda değil, zihne atılan bir imza. “Hazırım,” demenin bedensel bir yolu.
Yüzünü tekrar önünde bulunduğu pencereye çevirdi. Şehir hâlâ aşağıda akıyordu. Ama artık Patrick için bu sabah, sıradan bir sabah değildi. Sigarasının külü halıya düştü, fark etmedi bile. İçinde bir yer, sessiz ama kesin bir tonla fısıldadı:

Onca profosyonelliğine rağmen servis görevlisi yüzündeki şaşkınlığı gizleyemedi. Arkası dönük olan konuğun bunu görmemesine sevindi. Patrick çok zayıf bir adam sayılmazdı ama bu kadar yiyeceği tek bir kişinin bu iştahla bitirmiş olması, her gün onlarca misafir ağırlayan garson için bile ilginç bir detaydı.
— Başka bir dileğiniz var mı efendim? diye sordu çıkmadan önce.

Aslında içinden "Başka ne isteyebilir ki?" diye geçirmeden edemiyordu. Bu sabah dördüncü kez bu odaya girişiydi. Kuş tüyü gibi yumuşak bir yatakta tüm gece dinlenmiş, sabah duşunu esanslı jakuzide alırken portakal suyunu yudumlamış, kuru temizlemeden yeni gelen jilet gibi takımlarını kuşanmış ve devasa bir kahvaltıyla karnını doyurmuş bir adam dünyadan daha ne isteyebilirdi?
— Teşekkür ederim, dedi Patrick yine kuru bir sesle.
Görevli, ustalığın verdiği bir hızla odadan çıkaracak açıyı saniyeler içinde ayarladı. Kapının eşiğine geldiğinde bir an durdu — sanki bir şeyi unutmuş gibi.
Başını hafifçe Patrick’e doğru çevirdi.
— İyi yolculuklar efendim, dedi.
Patrick’in kalbi bir atım gecikti. “Yolculuk” kelimesini hiç kullanmamıştı. Odanın kapısı kapandı. Kilidin manyetik sesi, beklenenden daha yüksek geldi.
Camdan dışarı baktı. Şehir hâlâ akıyordu. Ama ilk kez, kendini yukarıdan bakan biri değil de aşağıda izlenen biri gibi hissetti.
Bir süre hareketsiz kaldı. Oda bir anda fazla geniş, fazla sessiz, fazla aydınlık görünüyordu. Kahve fincanına uzandı; dudaklarına götürdü. Kahve artık soğuktu. Üstteki gazetenin manşeti sıradandı. Altındaki ise katlanmıştı. Kat izi tam olarak bir kelimenin üzerinden geçiyordu. Patrick gazeteyi yavaşça düzeltti. Kelime görünür hâle geldi. Bir yer adı. Gitmeyi planladığı yer. Boğazı kurudu. Hemen üstteki gazeteyi kenara iterek içeriğini okumaya başladı ama alakasız bir konu olduğunu görünce okumayı bıraktı.
Diğer gazeteleri büyük bir hızla gözden geçirmeye devam etti. Okuyor muydu? Hayır. Sayfaları hışırdayarak çeviriyor, gözleriyle sadece belirli bir şeyi arıyor, bulamayınca hiç duraksamadan bir sonrakine geçiyordu.
Bu bir okuma değil, bir teyit ritüeliydi.
Altı-yedi gazetenin taranması on dakika bile sürmemişti. Aradığı şey görünmüyordu. Bu iyiye işaretti. Demek ki henüz kimse bilmiyordu. Ya da bilenler yazmıyordu. Bu rutin de sona erdiğine göre, geriye sadece Rosalyn Negron’un gelmesini beklemek kalmıştı.
Rosalyn’in adı zihninde belirdiği an, damarlarında dolaşan kanın ısındığını hissetti. Kalbi, o ritmik akademik temposundan çıkmış, daha sert ve hızlı çarpmaya başlamıştı. Bu his gençlik değildi. Arzu da değildi yalnızca. Bu, ortak suç hissine benzeyen bir bağdı.
Elini gayri ihtiyari alnına götürdü. Yılların bıraktığı derin kıvrımlar parmak uçlarına değdi. Bu çizgiler, sanki yeni sürülmüş bir tarlanın yarıkları gibi alnının her bir yanını kuşatmış, hiçbir noktayı mahrum bırakmamıştı.
Elli üç yıl geride kalmıştı.
Özellikle son dört yıldır peşinde koştuğu o kadim gizem onu fiziksel olarak hırpalamıştı. Uykusuz geceler, kuruyan dudaklar, titreyen parmaklar… Ama bütün bu bedellerin karşılığında elde ettiği şey, insanlık tarihini yerinden oynatabilecek türdendi.
Yanılmış olamazdı.
O serap…
O Fata Morgana…
Atmosferin katmanları ışığı büker. Uzakta olmayan şeyleri varmış gibi, olan şeyleri de yokmuş gibi gösterir. Yüzyıllar boyunca denizciler hayalet şehirler gördüklerini sanmış, ordular olmayan kaleleri kuşatmıştı.
Ama Patrick’in gördüğü şey bir optik oyun değildi.
En azından o buna inanıyordu.
Çölün ortasında, çıplak gözle seçilemeyecek kadar silik bir siluet…
Uydu görüntülerinde yalnızca birkaç piksel…
Ve matematiksel olarak imkânsız bir gölge.
Rosalyn onu ilk gördüğünde susmuştu.
O suskunluk, Patrick’in hayatındaki en güçlü onaydı.
“Ahh Rosalyn…” diye geçirdi içinden.
Bu amansız gizemin peşinde koşarken aslında en çok onu ihmal etmişti. Belki de bu seyahati planlarken, gizemin çözümü kadar Rosalyn’i de yanına alabilme ihtimali onu cezbetmişti.
Onu yüksek lisans yıllarından beri tanıyor ve seviyordu. Ancak bu sevgi, yıllarca kütüphane raflarındaki eski el yazmaları gibi sessiz ve dokunulmaz kalmıştı.
Aradaki yaş farkı.
Bir profesörün taşıması gereken o ağırbaşlılık zırhı.
Akademik hiyerarşinin görünmez ama sert çizgileri.
Hepsi birer barikat gibi dikilmişti önüne. Duygularını açacak cesareti bir türlü kendinde bulamamıştı.
Bu yolculuk o barikatları yıkmak için bir anahtar olacaktı. Kararını vermişti: Aradığı şeyi bulduğu an, kalbindekileri de Rosalyn’e dökecekti. Sanki keşif, duygularına meşruiyet kazandıracak bir belge gibiydi.
Son dört yılda toplasan dört kez bile yüz yüze gelmemişlerdi. Rosalyn doktorasını yaparken birkaç kez yardım istemiş, Patrick de bu fırsatları ganimet bilmişti.
Kendi üzerinde çalıştığı bu “serap” meselesinde ona ihtiyacı varmış gibi yaparak, aslında sadece sesini duymaya, ilgisini çekmeye çalışmıştı. Ve başarmıştı.
Onu arayıp bu uzun yolculuğu teklif ettiğinde, Rosalyn hiç tereddüt etmeden kabul etmişti.
Bu tereddütsüzlük, Patrick’i hem sevindirmiş hem de rahatsız etmişti.
Neden bu kadar kolay?
Tam bu düşüncenin içindeyken, odanın sessizliğini telefonun keskin sesi böldü.
— Alo?
— Profesör Clarkin. Oteldeyim şu anda.
Rosalyn’in sesi beklediğinden daha sakindi. Ne heyecan ne de çekingenlik vardı. Sadece netlik.
— Rosalyn… 718 numaralı oda—
Cümlesini bitirmesine izin bile kalmadı.
— Hemen geliyorum.
Telefon aynı hızla kapandı.
Patrick birkaç saniye ahizeyi kulağında tutmaya devam etti. Odada hâlâ onun sesinin yankısı varmış gibi geldi. Bu kez kalp atışları farklıydı. Akademik bir keşfin eşiğindeki adamın heyecanı değil; hayatının yönünü değiştirebilecek bir karşılaşmanın gerilimi.
Kapıya doğru yürüdü. Adımları ölçülüydü ama içi hızlanıyordu. Sabırsızlığı mantığının önüne geçmişti; kapıya doğru yürümeye başladı. Tam kapının önüne geldiğinde bir an durdu.
Ya Rosalyn değiştiyse?
Ya onu sadece akademik bir araç olarak görüyorsa?
Ya da daha kötüsü…
Ya Rosalyn, bu yolculuğa Patrick için değil, keşif için gelmişse?
Koridorda yankılanan ayak sesleri yaklaştıkça göğsü daraldı. Topuk sesleri.
Net. Kararlı. Tereddütsüz.
Koridordan gelen ayak sesleri yaklaştı.
Patrick, elli üç yaşındaki gövdesinin içinde genç bir âşık gibi titrediğini hissetti. Kalbi, ona yerini sert vuruşlarla hatırlatıyordu; aşkın yaşının olmadığını, o ilk gençlik heyecanının bedeni asla terk etmediğini bir kez daha anlamıştı. On dört yaşında ilk kez âşık olduğunda ne hissediyorsa, şimdi de aynı bedensel tepkileri veriyordu. Ellerini saçlarına götürdü. Düzeltmeye çalıştı. Aslında düzeltilecek pek bir şey yoktu.
Patrick derin bir nefes aldı.
Kapı çalındı. İşte gelmişti.
Kapı açıldı.
Evet, Rosalyn tam karşısında duruyordu.
Rosalyn Negron.
Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzü sabah ışığında daha keskin görünüyordu. Yıllar onu yumuşatmamış; aksine netleştirmişti. Gözleri… o gözler eskisi gibi değildi. Daha derindi. Daha hesaplayıcı.
Patrick’in zihninde yıllarca sakladığı anılarla, karşısındaki kadının gerçekliği arasında kısa bir çatışma yaşandı.
— Rosalyn…
Sesindeki titreşimden hoşlanmadı.
Rosalyn birkaç saniye onu süzdü. Bakışları profesyoneldi ama içinde başka bir şey vardı — ölçüm yapan bir bilim insanının dikkati gibi.
— Profesör, dedi hafif bir tebessümle. Size nasıl teşekkür edeceğimi gerçekten bilmiyorum. Bu davetiniz beni tam anlamıyla mest etti. Sesi neşeli ve enerjikti.
“Profesör.”
Patrick o kelimeyi duyar duymaz içindeki romantik senaryo bir adım geri çekildi.
Bu hitap bir mesafe koyuyordu.
Bir anlık sessizlik oldu. Koridordan geçen bir görevlinin uzak adımları duyuldu. Otelin sabah trafiği devam ediyordu ama o eşikte zaman yoğunlaşmış gibiydi.
Patrick kenara çekildi.
—Rosalyn, dedi Patrick sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Hâlâ vaktimiz var, lütfen içeri gir."
Rosalyn odaya adım atarken Patrick onun her hareketini, her ayrıntısını hafızasına kazımak ister gibi izliyordu. Yirmidokuz yaşındaydı; sarışın, albenisi yüksek ve hepsinden önemlisi ışık saçan bir zekaya sahipti. Patrick’i ilk başta güzelliğiyle vursa da, asıl bağlayan şey kadının olaylara pratik yaklaşımı ve derinlemesine düşünme yeteneği olmuştu. Zaten bu yüzden kariyer basamaklarını bu kadar hızla tırmanmaya başlamamış mıydı?
Rosalyn içeri girdiğinde bakışları hızla mekânı taradı. Pencere. Masa. Gazeteler. Kahve fincanı. Yerdeki sigara külü.
Hiçbir detayı kaçırmıyordu.
— Burayı seçmen ilginç, dedi pencereye doğru yürürken.
— Yolculuk öncesi konforun tadını çıkarmak istedim.
Rosalyn başını hafifçe yana eğdi.
— Yoksa kendini ikna etmek için mi?
Bu soru Patrick’i beklenmedik bir yerden yakaladı.
Rosalyn pencereye yaklaştı, aşağıdaki şehre baktı. Sonra yavaşça ona döndü.
— Patrick… dedi bu kez adını kullanarak. O görüntüyü tekrar inceledim.
Kalp atışı değişti.
— Ve?
Rosalyn birkaç saniye sustu. Sanki kelimelerini tartıyordu.
— Bu bir serap olabilir. Ama eğer değilse…
— Evet?
— O zaman yalnızca bir keşif değil. Bir uyarı olabilir.
Oda bir anda daha dar geldi.
Patrick ilk kez, bu yolculuğun sadece romantik bir fırsat ya da akademik bir zafer olmadığını hissetti.
Rosalyn’in gözlerinde korku yoktu. Ama ihtiyat vardı.
Ve belki… Patrick’ten sakladığı bir şey.
Genç kadın üzerindeki trençkotu çıkarırken, Patrick kibar bir beyefendi edasıyla ona yardımcı oldu. Kumaşın hafif hışırtısı odaya yayıldı. Trençkotu askıya asarken göz ucuyla Rosalyn’i süzdü.
Turkuaz gömleği ona olağanüstü yakışmıştı. Üzerindeki çiçek desenleri ilk bakışta sıradan görünüyordu; ama dikkatli bakıldığında, desenlerin içinde ince, uzun taç yapraklı bir motif tekrar ediyordu.
Anadolu Glayölü.
Rosalyn, gidecekleri yerin ruhunu üzerinde taşıyor gibiydi.
— Gömleğim, dedi Rosalyn, bakışlarını yakalayarak. Bu seyahat için buradaki küçük bir dükkândan aldım. Etiketinde Türkiye’de üretildiği yazıyordu. Kim bilir, belki orada çok daha güzellerini buluruz?
Türkiye.
Kelime odada asılı kaldı.
Patrick’in zihninde harita anında açıldı. İç Anadolu platosu. Kurak düzlükler. Tuz gölleri. Antik yerleşimler.
Ve o görüntü.
— Yakışmış, dedi Patrick sade bir hayranlıkla. Çok hoş… Ne giysen yakışıyor zaten.
Bu cümle bir profesörün değil, bir erkeğin cümlesiydi.
Karşılıklı koltuklara oturduklarında aralarındaki sessiz gerilim odadaki havayı ağırlaştırdı. Orta sehpada duran kapalı dosya, yaklaşan fırtınanın haritası gibi bekliyordu.
Sessizliği ilk bozan Rosalyn oldu:
— Çin’deki o büyük çıkışından sonra birkaç yerde daha belirdi ve sonra ansızın yok oldu, dedi Rosalyn heyecanla. İngiltere’deki görüntüler çok ses getirdi ama hiçbiri ilk görüldüğü andaki kadar net değildi. Bulutların üzerindeki o koca şehir… gökdelenler… Tüm dünya basını günlerce o videoları konuştu. Bilim insanları optik illüzyonlar üzerine ciltlerce açıklama yaptı. Ama hepsi yalnızca görünenle ilgilendi.
Patrick artık iyice soğumuş olan kahvesinden bir yudum aldı. Bu kez gözleri pencereye değil, masadaki dosyaya kaydı.
— Herkes yukarı baktı, dedi. Sen ise aşağı baktın.
Rosalyn dosyayı açtı. Görüntüyü masaya koydu.
Şehir siluetinin dağıldığı o milisaniyede, bulutların altından bir şekil beliriyordu. Kısa, keskin ve neredeyse bilinçli bir an.
Bir halka.
Halkanın içinde bir başka halka.
Merkezde ise boşluk değil — karanlık.
— Bu bir serap gibi davranmıyor, dedi Rosalyn. Seraplar titreşir. Kayar. Deforme olur. Bu ise sabit kalıyor. Geometrisi değişmiyor.
Patrick öne eğildi.
— Çünkü bu bir yansıma değil.
Rosalyn gözlerini kaldırdı.
— O zaman ne?
Patrick birkaç saniye sustu. O kelimeyi ilk kez sesli söylemekten çekiniyordu.
— Bir eşik olabilir.
Oda bir anlığına ağırlaştı.
— Yani iki yer arasındaki bir geçit mi? diye sordu Rosalyn.
— Ya iki yer değilse? dedi Patrick. Ya iki… katman?
Rosalyn’in bakışları keskinleşti.
— Görüntünün oluşma anındaki ışık kırılımını analiz ettim. Işık yukarıdan aşağı değil… içeriden dışarı doğru yayılıyor.
Bu cümle havada asılı kaldı.
— İçeriden?
— Sanki… orada olan bir şey, buraya sızıyor gibi.
Patrick ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Şehir olağan akışındaydı. Gürültü, ışık, hareket.
Ama ya tüm bunlar yalnızca yüzeyse?
— Koordinatlar sonunda sabitlendi, dedi alçak bir sesle. Değişmiyor artık.
Rosalyn başını kaldırdı.
— Neresi?
Patrick dosyayı tekrar açtı. Uydu görüntüsünü çevirdi. Bu kez desen netti: iki dairesel yapı ve ortada yükselen dikey formlar.
— Şanlıurfa.
Bir saniyelik sessizlik.
— Göbekli Tepe.
Rosalyn’in yüzündeki ifade değişti. Heyecan yerini dikkatli bir ciddiyete bıraktı.
— Bu imkânsız… Orası zaten kazıldı. T tipi sütunlar, kabartmalar… hepsi belgeli.
Patrick başını salladı.
— Belgelenenler yüzeyde olanlar.
Masaya bir başka çıktı koydu. Yeraltı sonar verisi.
— Asıl yapı daha derinde.
Rosalyn görüntüye eğildi. Dairesel planın merkezinde iki büyük T biçimli sütun silueti seçiliyordu. Ama Patrick’in işaret ettiği şey merkez değildi.
Merkezin tam altında, karanlık bir boşluk vardı.
— Bu boşluk doğal değil, dedi Patrick. Geometrisi fazla düzgün.
Rosalyn’in sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
— Göbekli Tepe’nin T biçimli sütunları… insanı temsil ettiği düşünülüyor. Kollar, eller, kemer detayları… Yani o yapılar zaten sembolik olarak “varlık” demek.
Göbekli Tepe
Patrick devam etti:
— Peki ya bu sütunlar yalnızca sembol değilse?
— Ne demek istiyorsunuz?
— Ya o dairesel plan bir gökyüzü haritası değilse… bir hizalama değilse… ya bir düzenekse?
Rosalyn’in kalbi hızlandı.
— Düzeneğin neyi?
Patrick’in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı.
— Açılmayı.
O an odadaki hava ağırlaştı.
— Çin’deki görüntüde herkes gökdelenlere baktı, dedi Patrick. Ama sen milisaniyelik o kararmayı fark ettin. O halka desenini.
Rosalyn başını yavaşça salladı.
— Desen, T sütunlarının planıyla birebir örtüşüyordu…
Patrick pencereye döndü.
— Fata Morgana bir serap değilse… o görüntü bir yansıma değilse…
Fata Morgana
— …o zaman Göbekli Tepe yalnızca geçmişe ait değildir.
Rosalyn gözlerini ondan ayırmadan sordu:
— O zaman nedir?
Patrick dosyayı kapattı.
— Bilmiyorum.
Sessizlik.
Göbekli Tepe’nin bilinen yaşı insanlık tarihini zaten değiştirmişti. Tarımdan önce tapınak inşa eden bir medeniyet… Bu bile başlı başına bir paradokstu.
Ama ya o insanlar yalnızca inşa etmediyse?
Ya bir şey bekledilerse?
Rosalyn yavaşça konuştu:
—O zaman o sütunlar göğe bakmak için yapılmadı.
Patrick cümleyi tamamladı:
— Göğün onlara bakabilmesi için yapıldı.
Ve o an ikisi de aynı şeyi düşündü farklı yönlerden ama sessizlik hükümranlığını konuşturdu. Rosalyn hâlâ yeraltı radar görüntüsüne bakıyordu. Patrick yavaşça koltuğuna geri döndü. Gözlerinde artık akademik bir meraktan çok, uzun süredir içinde sakladığı bir düşüncenin ağırlığı vardı.
— Rosalyn… sana şimdiye kadar söylemediğim bir şey var.
Rosalyn başını kaldırdı.
— Dinliyorum.
Patrick bir an tereddüt etti.
— T sütunlarının planı yalnızca astronomik değil. Geometrik olarak da olağanüstü. Merkezde iki ana sütun… çevrede onları saran dairesel düzen… Bu yapı bana hep bir şeyi hatırlattı.
Masadan küçük bir not defteri aldı. Hızla bir şekil çizdi. İki dikey çizgi. Etrafında dairesel bir sınır.
— Süleyman’ın Mührü.
Süleyman
Rosalyn kaşlarını çattı.
— Altı köşeli yıldız mı demek istiyorsunuz?
— Sembol olarak değil, fikir olarak. Süleyman’a atfedilen bilgi geleneği… görünmeyeni kontrol etme, varlıklar arası geçişi yönetme inancı…
Patrick’in sesi yavaşça derinleşti.
— Kabala.
Kabala
Oda bir anlığına daha sessizleşti.
Rosalyn dikkatle konuştu:
— Kabala çok daha geç dönemlere ait. Orta Çağ İspanya’sı, Provence… mistik metinler…
Patrick başını salladı.
— Yazılı metinler evet. Ama köken? Kabala’nın özü, “Sefirot Ağacı”… üst ve alt âlemler arasındaki akış… ışığın katmanlar hâlinde inişi…
Deftere bu kez bir ağaç şeması çizdi. Üstten alta inen düğümler.
— Göbekli Tepe’nin planı da yukarıdan aşağı değil… merkezden çevreye yayılıyor. Tıpkı senin söylediğin gibi, ışık içeriden dışarı yayılıyor.
Rosalyn’in nefesi hafifçe hızlandı.
— Yani diyorsunuz ki… oradaki yapı sadece ritüel alanı değil…
Patrick cümleyi tamamladı:
— Bir kozmolojik bir yapı olabilir.
Rosalyn hafifçe geriye yaslandı.
— Bu çok büyük bir iddia.
— Biliyorum. Ama şunu düşün: Kabala’da “Kapılar” kavramı vardır. Bilginin katman katman açılması. Işık ve gölge arasındaki eşikler. Eğer o T sütunları bir sembol değil de bir düzenekse…
Rosalyn’in gözleri yavaşça büyüdü.
— O zaman biz arkeolojik bir alanı değil… bir geleneğin kaynağını bulmaya gidiyoruz.
Patrick’in sesi fısıltıya dönüştü.
— Ve eğer haklıysam… Kabala’nın kökeni sandığımızdan çok daha eski olabilir.
Sessizlik.
Dışarıda şehir akıyordu. Ama odanın içinde zaman ağırlaşmıştı.
Rosalyn sonunda konuştu:
— Bu seyahate çıkarken sadece bir arkeolojik keşif bekliyordum.
Patrick ona baktı.
— Ben de öyle başladım.
Kısa bir duraksama.
— Ama artık ihtimal çok daha büyük. Eğer o boşluk gerçekten açılmamış bir merkezse… ve o geometri bilinçli tasarlandıysa… o zaman Kabala’yı metinlerde değil, taşta bulabiliriz.
Rosalyn’in sesi alçaldı:
— Ya bulursak?
Patrick’in bakışı sertleşti.
— O zaman insanlık tarihini yeniden yazmamız gerekecek.
Ve belki de…
Bazı kapıların kapalı kalmasının bir sebebi olduğunu anlayacağız.
Havalimanına gitmek üzere odadan ayrılacakları ana kadar, zamanın nasıl geçtiğini anlamadıkları derin bir sohbete daldılar. Rotaları belliydi: İstanbul aktarmalı bir uçuşla Şanlıurfa’ya ulaşacaklardı. Orada onları, bir konferansta Patrick’in paleografi (eski yazı bilim) bilgisinden büyülenen Göbeklitepe Kazı Başkanı Profesör Mithat karşılayacaktı. Patrick, Mithat’ın yardım teklifini kabul ederken aslında kendi gizli ajandasını çoktan yürürlüğe koymuştu.
Patrick son kez odaya göz attı. Artık dönüşü yoktu. Elini Rosalyn’in omzuna hafifçe koydu —bu, hem bir teşekkür hem de yaklaşan tehlikeli yolculuğun sessiz bir kabulüydü.
— Hazırsan gidelim, dedi. "Tarih bizi bekliyor."

Okur yorumları

Yorumlar

Yorum yazmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok

İlk okur yorumu geldiğinde burada görünecek.